Karanlık gecenin zifiri aydınlığında, sessizlik içinde, çoğulcu yalnız kalabalıklar arasında duruyorsun. Sırtını sandalyeye, sandalyeyi duvara dayamaktan imtina ettiğin o güven hissi…
Lakin bu terslikte bir iş yok.
Kafein ve nikotinin sağladığı geçici aydınlıkta, buğulu görüntüler netleşirken, alakasız düşünceler katar katar diziliyor. Bir katarın uğultusunda, babamın tok sesiyle birlikte Nâzım’ın dizeleri çarpıyor zihne:
“Yapıcılar türkü söylüyor,
yapı türkü söyler gibi yapılmıyor ama.
Bu iş biraz zor…
Yapıcıların yüreği bayram yeri gibi cıvıl cıvıl,
ama yapı yeri toz, toprak, çamur, kar.
Ayağın burkulur, ellerin kanar.
Ne çay her zaman şekerli,
ne ekmek her zaman pamuk gibi yumuşak,
ne herkes kahraman, ne dostlar vefalı.
Yapı yükseliyor kan ter içinde.”
— Nâzım Hikmet
Yaşamak, yapı gibi: Kat üstüne kat çıkmak, yorgunluk ve kırgınlık demek. Yükseldikçe düşüşler sertleşir; yükseklikle düşüş doğru orantılı.
Kafamdaki katarlar geçip gidiyor; annemin öğütleri yankılanıyor:
“Nefis içindeki şeytandır. Nefsine uyarsan seni alaşağı eder; başkasının hakkına da girer. Hep fazlasını ister, zehirler, uyuşturur…”
Ahir zaman şaşırtmıyor artık. İrfanla yaşanan zamanlarda iyi insanlar çekip gitmiş, kalanlar kötü yola düşmüş:
“O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık.”
— Yaşar Kemal
Dünya yine döner, fakat adalet, edep ve haya emeklilik modunda. İnsanlar nefsine köle; herkes karşısındakinin lokmasını kapma derdinde. Şeytan bile bu toplumdan el çekmiş; insan, insanın hakkını çiğner.
İbrâhîm putları kırdı, şimdiki insanlar kalpleri put sanıp kırıyor:
“İbrâhîm içimdeki putları devir,
elindeki baltayla kırılan putların yerine yenilerini koyan kim?
Ben ki zamansız bahçeleri kucakladım, güzeller bende kaldı.
İbrâhîm, gönlümü put sanıp da kıran kim?”
— Asaf Halet Çelebi



















