“Doğa bize haddimizi hatırlatırken, sistem bireyi sürüde tutmaya çalışıyor; sürüden çıkan ise ya ‘felaket’ ya da ‘kaybolmuş’ ilan ediliyor.”
Doğa, zemheri modunda tüm ihtişamıyla “patron benim” dediği güzel, çetrefilli ve net bir kış geçirmeye devam ediyoruz. Arada da ufak çaplı depremlerle “bak, ben buradayım” diye kendini hatırlatınca, doğaya karşı insanın acizliği bir kez daha gün yüzüne çıkıyor. Acziyet, tüm çıplaklığıyla bize “big boss”, yani “büyük patron”un kim olduğunu gösteriyor.
Aslında nefes almanın, yürüyüş yapmanın, doğanın bizi asker gibi dimdik tuttuğu ayazlı günlerin keyfini ve getirisini ben de her birey gibi yaşıyorum.
Ağaçların dalları, dondan ötürü cam gibi doğal birer sanat eserine dönüşüyor. Bulutsuz günlerde gecenin laciverdinin ortasında, kar yağışı ve doğayı gelinliğiyle görmek; masumiyetin ve temizliğin rengi beyazın her yanı bürünmesi umut verici. Her yeri, her şeyi gölgede bırakıyor ve insan düşünmeden edemiyor:
“İyilik kaplasa kar gibi her yeri
Kötüler ve kötülükler kaybolsa
Sonsuza dek
Bembeyaz bir örtü altında”
diyorum.
Bir yandan yolda kalanlar, esaret modunda olanlar; doğayla uyum yerine savaşı seçip uyarılara kulak asmayarak kardan, yağmurdan etkilenenler… Bu hayat döngüsünü anlamayan ana akım medya ve taraftarlarının “beyaz esaret”, “yağmur ve sel kabusu” benzetmeleri sinirimi bozuyor. Ana akım medya, doğayı felaket olarak sunmak zorundadır; çünkü bereket anlatısı, korku ekonomisiyle uyuşmaz.
Yılmaz Erdoğan’ın şiiri geliyor aklıma:
“Ne zaman bereket demeyi unuttuk,
yağmura afet,
kara felaket demeye başladık,
o günden sonra şehirlerin kabusu oldu doğa.”
Kar, beyaz, yağış derken; insanın varoluşsal krizleri içinde yön aradığı, yaşamsal sistemin bizi istenilen model köle olarak, hamur işlerinde kullanılan “kulak memesi kıvamına” getirmeye alenen uğraştığı son yılların esas sorusu, bugünlerde sosyal medyada hit oldu.
Ama neden?
“But why?”
Yani…
“Why penguin?”
2007 yılında imparator penguenlerini ve yaşamlarını konu alan bir belgesel yapan Werner Herzog’un Encounters at the End of the World adlı çalışmasında kısa ama çarpıcı bir bölüm viral oldu.
Herzog’un, penguenlerin göç ve toplumsal yaşamını bilimsel olarak kayıt altına almak amacıyla çektiği düşünülen belgeselde, (Bizde olduğu gibi toplumsal bir olay varken penguen belgeseli yayınlanan kanaldaki belgelselden değil )
Kadrajdaki bir penguen sürüden ayrılınca olay burada başlıyor. Ya kolonisine ya da beslenme alanına dönmesi gereken bir penguen, tam tersi bir istikamette yürümeye başlıyor. Hiçbir şansı yokken… Ve durmadan, sonsuz bir boşluğa, sonsuzluğa…
Çekimin üzerinden 19 yıl geçmiş bu hikâyede bilim insanları bunu “yön kaybı” olarak tanımladı. Penguen bilinçli değildi; ama biz, onun yürüyüşünde kendi bilinçli yalnızlığımızı gördük. Kalabalığın içinde kaybolmuş bir canlı değil; kalabalığın kendisine yabancılaşmış, yanlış da olsa kendi yönünü seçen bireyin simgesine dönüştü gözümüzde. Bu yüzden o yürüyüş, bir biyolojik sapmadan çok, tükenmişliğin, kaçışın ve sessiz bir başkaldırının metaforu olarak okundu.
Artık çoğulcu, faydacı ve sömürgeci haydutların oluşturduğu kalabalıklardan kaçmak, bilinçli her insan için farz oldu. Bu ülke için çok gömlek üstte olan sanatçı Yavuz Çetin’in, intihar etmeden önceki son albümünde yer alan şarkısı geliyor aklıma:
“Yaşamak istemem artık aranızda…”

























