Bir kırmızı ışık, bir mavi örtü ve kararan bir sabahın hikâyesi…
Uzaklardan ama aslında çok yakından metalik bir ses ve titreşim duyuyorum. Tuhaf, dıtlı bir melodi… Sıcak–soğuk dengesi arasında gidip gelen mekanik bir eda. “Bu ses ne?” derken alarmın çaldığını anlıyorum. Mecburi saat aralığı başlamış. Alarm, mesai mantığı ve sisteme Can Yücel vari küçük edebî dokunuşlar… Kısa bir halı izleme senfonisi sonrası hızlıca sabah rutini. Kolesterolü minimalize etmek için iki cevizi cebime atıp geç kalmamak için fırlıyorum.
Bizim yarı ihtiyar Sümbül bana bezgin bezgin bakıyor, ben de ona bıkkınlıkla. İnternette dönen araba videoları geliyor aklıma. “Hey X, çok üşüyorum” deyince araba; “Tamam,” deyip direksiyon ve koltuk ısıtmayı açıyor, klimayı sıcak moda alıyor. Benim düldül’e “Üşüyorum” desem, o da “Donuyoruz aga, ne soğuk be” der sanki. Buzdolabı gibi aracıma biniyorum. Allah’tan mahcup etmiyor, çalışıyor. Kısa bir çalışma faslı ve araba soğuk; ben meyhoş, güneş var ama hava buz gibi. Sümbül’le düşüyoruz yollara.
Haftalardır kar–sis–yağmur üçgeni, uzun zamandır ilk defa güneşe müsaade etmiş; ufaktan selam veriyor. Ses açma düğmesi bozuk teybe bağlanmışım. Arka fonda Gazapizm denk geliyor, çalıyor. Ufaktan moral depoluyorum. Ana yola bağlanırken Hindistan trafiğinden hallice, orman kanununun geçerli olduğu bir akış… Trafik bile modumu düşürmeye yetmiyor.
Gazapizm teypten
“O işler öyle mi yapılır, hadi len…”
diye nakaratı geçerken ışıklara yaklaşıyorum.
İleride jandarma.
Trafik aracı.
Hızlı hızlı eller: “Geç, geç!”
Teypten:
“Gözlerim gülmez peşinen ben…”
Sağıma bakıyorum.
Yerde mavi bir örtü.
Yan yatmış motor.
Kaldırımda çökmüş bir kadın.
Üç-dört çocuk. Ağlıyorlar.
Güneşli sabahım kararıyor.
Anında.
Gözlerim yanıyor.
Burnum sızlıyor.
İçim parçalanıyor.
Jandarmanın “Hadi, hadi, hızlı!” telkinleri kulaklarımda yankılanırken allak bullak ilerliyorum. Arabanın camı buğulanıyor sanki — ya da gözlerim.
O mavi örtünün altında, daha birkaç dakika önce nefes alan bir hayat yatıyor.
Kırmızı ışıkta geçti biri.
Ve bir hayat bitti.
Film şeridi gibi akıyor kafamda:
Son saniyeyi kovalayan bir demir yığını.
Kaportası insan olan bir beden.
Çarpmanın başladığı an.
Sonra sessizlik.
Arkada kalanlar:
Yanıp kavrulan bir anne.
Binbir emekle büyüttüğü evladı.
Kardeşi.
Abisi.
Gel de dayan.
Gel de dayan.
Arabanın teybi hâlâ açık, bir şeyler çalıyor. Mezarlığın yanından geçerken fark ediyorum; kafam kadar karışık çalma listemden, eskilerden gelen bir nakarat dökülüyor:
Bütün değerler yitmiş
Sevgi, hoşgörü bitmiş
İnsanlık ölmüş gitmiş oy
Kime güveneceksin?
Menzile varıp araçtan inerken düşünüyorum: Özgürlük kavramını toplum olarak yanlış mı yorumluyoruz? Altımıza araba alınca tüm kuralları biz mi yazıyoruz? Kural ve trafik ahlâkı yerine ahlâksızlığa mı anlam arıyoruz? İnsan canını hiçe sayarak ne kazanıyoruz?
İlerleyen saatlerde olay aralanıyor: İki kardeş işe gitmek için evden çıkıyor. Işıktan geçerken son sürat gelen bir ticari taksi vurup kaçıyor; ilerleyen saatlerde yakalanıyor. 23 yaşındaki hayatını kaybediyor, diğeri ağır yaralı.
Değdi mi?
Tabakhaneye yetişildi mi?
Madalya, plaket hazır mı?
Gençecik bir canı hayattan koparmak bu kadar kolay mı?
Edilecek çok küfür var. Dayanılacak bir nokta yok. İlk değil, son değil.
Bu ülkede her gün binlerce benzer sahne yaşanıyor. 2025’te trafik kazalarında 3 binden fazla can gitti, motosiklet kazaları rekor kırdı, kırmızı ışık ihlalleri hâlâ yüzlerce ölümü tetikliyor. Yeni cezalar artsa da değişen bir şey yok gibi.
Belki bir gün, bu mavi örtülerin altında yatan hayatlar için gerçekten dururuz. Belki…

























