Gece çöktü; artık insanın kendine oturup baktığı vakit… Zaman dediğimiz şey birbirini kovalıyor: akrep, yelkovan, saniye, dakika, saat, gün, ay, yıl… Defter yazılıyor. İnsan bir eksilerek büyüyor; gül gibi bazen tomurcuk, bazen yaprak, sonra solup gidiyor. Yaşıyoruz işte; eksilerek, büyüyerek… Madem yolun sonu belli, geriye dolu dolu anılar bırakmak gerekiyor. Bu az zamanda bırakılan anılar, insanın ardında kalan en gerçek miras. Anılarıyla çıtayı yükselten bir baba, aslında en büyük mirası bırakır; anlayana.
Ve yine sessiz bir Babalar Günü… Diğer günler kadar parlak değil. “BABA” sıfatı her taşıyanda aynı ağırlıkta durmaz. Bu yükü gerçekten taşıyamayan, “biz” olamayan sadece isimde baba kalır.
Serin bir Haziran gecesi… Bembeyaz ışıklar altında kucağımda minicik kızım, Deniz’im ateş gibi yanarken, koluna üç kişiyle zor bağlanan serum kelebeğin acısıyla “Baba” diye ağlıyor. “Ağrıyor mu?” diyorum. Gözünden süzülen yaşla, ıslak kirpikleri arasından “Ağyıyor” diyor. “Geçecek babası” diyorum. “Damam” diyor ve kendinden emin bir halde uykuya dalıyor. Göz çukurunda kalan tek damla yaş ve ıslak kirpikleri insanın içini acıtıyor. Ama iyi tarafı şu: basit bir boğaz enfeksiyonu ve ilaçlarla kısa sürede toparlanacak bir durum.
O beyaz ışıklar, o hızlı tanı koridorları beni bir anda geçmişe, geriye çekiyor; gece yarısı, domates salçası tadımını fazla kaçırdığım o çocukluk gecesine… Sonrasında başlayan alerji, nefessiz kalışım ve apar topar hastane yoluna düşüşümüz. O yıllarda araç yok, imkân sınırlı. Annemin ve babamın sırtında Altayçeşme İstasyonu’na, oradan banliyö treniyle Kartal’a, oradan yine sırtlarda Kartal Devlet Hastanesi’ne… Uzun bir yol. Korku, yorgunluk ve çaresizlik… Ameliyat masasına muayene için yatırıldığımda kalbim yerinden çıkacak gibi olmuştu. Sesim yok, hâlim yok. Sonra bir rahatlama… İğne, ilaç, dönüş yolu.
Bugünse her şey hızlı. Müdahale kolay, çözüm çabuk. Ama o soğuk gecelerde yaşlı insanların sırtında taşınan hayatı düşündüğümde, bunun ne kadar büyük bir emek olduğunu daha iyi anlıyorum. Kızım kucağımdayken bunu daha net görüyorum: Babam hayattayken ben sadece “B.A.” idim. Geçen yıl Babalar Günü yazımda da başlık olarak “BA” vardı. Neden? Çünkü bazı şeyler ancak yaşanarak anlaşılır. Şartlar, imkânlar ve dönemin koşulları hesaba katılmadan yapılan her yorum eksik kalır. Ama zaman geçtikçe o yarım “Ba”, geride kalan insan için “Baba”ya dönüşüyor. Bâkî’nin dediği gibi: “Bâkî kalan bu kubbede hoş bir sadâ imiş.” Ya da babamın ifadesiyle: “Gün olur ki hayalî cihan değer.”
Bir sorunla karşılaştığımda hâlâ “Babam olsa ne yapardı?” diye düşünürüm. Ve bu düşünce, çoğu zaman beni olduğumdan daha sağlam tutar.
“Doğru sarsılır ama yıkılmaz” derdi. Şimdi daha iyi anlıyorum. “Sabır acıdır, taşı çatlatır ama sonunda tatlıdır” derdi. Onu da şimdi daha daha iyi anlıyorum. “Çok konuşmak değil, öz konuşmak kalitedir” derdi. Sonra az konuştuğum için bana kızardı.
Babamı herkes anlayamadı. Kimi kendisi gibi yanlış pencereden gördü, kimisi eksik. Aslında baba ile oğul arasında hep bir mesafe olur. Ben o mesafeyi büyütmedim. Dinledim, baktım, anlamaya çalıştım. Yaşadıklarından, yaşayamadıklarından kendime pay çıkardım. İnşaatta birlikte çalıştık; kavun, peynir, sıcak ekmek yedik. Gün geldi en güzel sofralara oturduk. Dizinin dibinden hiç kalkmadan bir çocukluk yaşadım. Sıcakta mataranın suyunun kaynadığı günlerde yürüdük. Sanat gibi yaptığı dürümleri vardı; çoğu zaman ondan fazla yediğim oldu. Sabır dediğin şey onun hayat biçimiydi.
“Katranı kaynatsan şeker olmaz” derler ya… Biz de öyleydik. Aynı toprak, aynı sertlik. Duygularını göstermeyen, içinde yaşayan bir insandı. Konuşarak değil, bakışarak anlaşırdık. Gidişiyle yarım bıraktığını düşündüğüm şey, aslında beni tamamlamış. İyi bir dinleyiciydi. Karşısındakini gerçekten duyardı.
Ben de baktığım kadarına razı olmadım; bakamadığım yerleri de görmeye çalıştım. Bunu bana babam öğretti. Çünkü o da öyle yapardı. İyi babalar bunu hep yapar. Bir gün ansızın çekip gider. Geride kalan, hatıralarla idare eder. Ama bazı gidişler insanı eksiltmez; tamamlar.
Ben babamdan sonra gerçekten “baba” oldum.
Bir tane babam vardı benim; canımla, kanımla hakkını ödeyemediğim. Ve onun üzgün, kırgın ölmesine sebep olan herkes, benim bu dünyadaki nihai hasmımdır…


























