Kültür-sanat endüstrisinden küresel siyasete kadar uzanan geniş bir yelpazede, sistemin çarklarını döndüren ancak çarkın altında ilk ezilen her zaman “görünmeyen emekçiler” olmuştur. Sinema ve dizi sektörünün vitrininde yıldız oyuncular, büyük bütçeler ve ışıltılı lansmanlar yer alırken; bu üretimin arka planında kitleleri oluşturan, sahneye ruh ve derinlik katan figüranlar (figürasyon) ne yazık ki sektörün en güvencesiz, en değersizleştirilen halkasını oluşturmaktadır. Günümüz sosyo-ekonomik koşullarında, emeğin sömürüsü yalnızca maddi boyutla sınırlı kalmamakta, insan onurunu hedef alan bir yönetim anlayışıyla derinleşmektedir.
Sektörel Yozlaşma ve “Kraldan Çok Kralcı” Yönetim Şekli
Figürasyon sektöründeki değersizleştirme politikasının en trajikomik yönü, bu hiyerarşik baskının genellikle yine aynı süreçlerden geçmiş, sektörde tırnak kadar bir statü kazanmış bireyler eliyle uygulanmasıdır. Bilgi, birikim ve yönetim becerisinden yoksun; ancak bir üst otoritenin yetkisini manipüle ederek alt katmandakilere baskı kuran “kraldan çok kralcı” profil, set ortamlarının en büyük sorunlarından biridir.
Söz konusu durumun somut bir yansıması, son dönemde İzmir Urla’da çekimleri gerçekleştirilen Doğanın Kanunu dizisi setinde belirgin biçimde yaşanmıştır. Cast Online ajansı aracılığıyla, kişisel güven ve sosyal bir deneyim beklentisiyle sete katılan insanlara karşı sergilenen tutum, sektördeki organizasyonel yetersizliği ve insani boyutun nasıl göz ardı edildiğini gözler önüne sermektedir.
Temel İhtiyaçların İhmali: İletişim ve organizasyon eksikliği nedeniyle sabah kahvaltısının organize edilememesi, öğlen yemeğinin ise saat 16.30 gibi geç bir vakitte ve eksik dağıtılması, en temel insani ve iş hukuku ihtiyaçlarının dahi karşılanmadığını göstermektedir.
Yetki İstismarı ve Baskı: Başrol oyuncusunun rızasıyla gerçekleşen insani bir fotoğraf çekilme talebine, sorumlu personelin “Gestapo” arizoza yaklaşımlarıyla müdahale etmesi, isim alma tehditlerinde bulunması, güç zehirlenmesinin ve empati yoksunluğunun açık bir tezahürüdür.
“İkame Edilebilirlik” Yanılsaması: Mağduriyet karşısında “Siz olmasanız başkası gelir” anlayışı, emeğin ve insanın hedefler uğruna tamamen araçsallaştırıldığının kanıtıdır. Oysa figürasyon olmadan bir sahnenin derinlik kazanması, çerçevenin dolması ve üretimin tamamlanması mümkün değildir.
Ekonomik Güvencesizlik ve Değersizleştirme
Türkiye’nin mevcut ekonomik koşullarında, tüm gün süren, ağır hava şartları altında yürütülen ve yoğun fiziksel efor gerektiren bu iş karşılığında sunulan 700 ile 1.000 TL arasındaki günlük ücretler, emeğin karşılığı olmaktan çok uzaktır.
Bu durum, insanları yalnızca ekonomik olarak değil, psikolojik olarak da bir kıskaca almaktadır. Siyasetin ve medyanın zaman zaman “halktan insan” imajı çizmek adına basamak olarak kullandığı bu kitleler, set ışıkları söndüğünde alanın en korumasız aktörleri olarak kaderlerine terk edilmektedir.
Mikro Sömürüden Makro Siyasete: “Figüranlaştırma” Anlayışı
Sektörel bazda yaşanan bu “değersiz görme” ve “araçsallaştırma” yaklaşımı, küresel ölçekteki güç ilişkileriyle de paralellik göstermektedir. ABD ve İsrail gibi küresel aktörlerin, uluslararası hukuk ve insan hakları ilkelerini hiçe sayarak diğer dünya ülkelerini veya toplumları birer “figüran” gibi algılama, kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirme ve yok sayma eğilimi, mikro düzeydeki set ortamından farklı değildir. Gücü elinde tutanın, tabandakini “ikame edilebilir” ve “değersiz” görmesi, evrensel bir adalet krizine işaret eder.
Sonuç: Bireysel Duyarlılıktan Kollektif Tepkiye
“Ucu bize dokunmadıkça sessiz kalmak”, adaletsizliğin en büyük bes kaynağıdır. Haksızlık ve kötü muamele sıranın bize gelmesini beklemeden karşısında durulması gereken bir olgudur. İzmir Urla’daki set örneğinde olduğu gibi; temel hakların ihlal edildiği, emeğin hor görüldüğü ve insani değerlerin çiğnendiği her alanda ses yükseltmek, yalnızca o anki mağduriyeti gidermekle kalmaz, gelecekteki olası yozlaşmaların da önüne geçer.
Figürasyon bir dolgu malzemesi değil, görsel sanatların ve üretimin temel bir unsurudur. Sektör temsilcilerinin, yapım şirketlerinin ve ajansların insan onuruna yaraşır çalışma koşullarını sağlaması bir lütuf değil, hukuki ve ahlaki bir zorunluluktur.



























