Güneşin zirveye yürüyüşü başlamadan önce, batıdan doğuya uzanan dar taş döşeli yolda ağır ağır ilerliyorum. Sokaktan kalkan toz, güneş ışığıyla buluşup sim misali parlıyor. Yeni yıkanmış taş evlerin bahçelerinden yükselen serinlik, bu eski sokağın sessizliğine karışıyor.
Sükûnet içinde yürürken; eski ahşap kapısı dıştan sac kaplamalı, pas tutmuş iki tokmaklı bir kapının gıcırtısı dehlizin sessizliğini bozuyor. Kapı aralanıyor. Elinde bastonu, başında minare motifli şapkası, sırtında cepkeniyle iki büklüm bir ihtiyar çıkıyor.
Göz göze geliyoruz. Yılların omuzlarına yüklediği yorgunluğu taşıyan bir yüz… Durgun, uzaklara bakan bir çift göz… Böyle bir anda ağızdan ister istemez bir “Selamün aleyküm” dökülüyor. Adet yerini bulsun diye değil; belki de insan olduğumuzu hatırlamak için.
Yılların alışkanlığıyla yorgun ama nükteli bir “Aleykümselam” geliyor karşıdan. Selam, Allah’ın selamı… Velhasıl.
Selam alıp veriyoruz ama ikimiz de temkinliyiz. Zaman kötü çünkü. O, karşısına kimin çıkacağını bilmeyen garip bir ihtiyar; ben ise bu sokaktan geçen meçhul bir yolcu.
Bir zamanlar tarihe meydan okuyan taş duvarların arasında insan insana daha çok güven verirmiş sanki. Şimdi aynı taşlar yerinde duruyor ama güven eksilmiş gibi. Bastonuyla gezen ihtiyarlara da pek rastlanmıyor artık. Bastona ihtiyaç kalmadan geçip gidiyor insanlar.
Selamla açılan kapılar… Kapı önünü hortumla yıkayan teyzelerden izin isteyip kana kana su içmeler, birazını da başından aşağı dökmeler… “Kimin oğlusun?” diye başlayan cümleler… “Karnın açsa buyur” diyen sofralar… Today ise aynı selamın yerini temkinli “Aleykümselam”lar alıyor.
Dip dibe yaşanılan, güvenin insana duyulduğu mahallelerden; birbirine güvenemeyen bireysel hayatlara geldik. “Ben hastaneye gideceğim. Çocuk okuldan gelince sizde beklesin” denilen günlerden, komşunun çocuğuna yabancı muamelesi yapılan günlere… “Evde yoktun, dutu da asmayı da hortumla suladım” diyen komşulardan, çiçek sularken alt kata su damladı diye kavga edilen apartmanlara…
Böyle bir yöne doğru sürüklenirken her şey, bu hızlı değişim hem şaşırtıyor hem de şaşırtmıyor.
Aslında meselenin özü yine insana dayanıyor. Bugün kendini dağların tepesinde gören de, yarın bir avuç toprağın altında olacak. Bir darbe ile ömrünün sonuna kadar bir yatağa mahkûm olabilecek kadar aciz; buna rağmen kibirlenebilecek kadar da garip bir varlık insan.
Bir zamanlar onur, şeref ve haysiyet uğruna ölümü göze alanlar vardı. Şimdi ise nasıl kazandığına bakılmadan sadece kazandığıyla değer gören insanlar çoğalıyor. İnsanı son tanıyan kişi de bu dünyadan göçtüğünde, sanki hiç yaşamamış gibi olacak. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen şu dünyada ardında güzel bir iz bırakmak varken, defterini kara yazdırmayı seçenler var.
Yılan deri değiştirip sürünmeye devam ediyor. Kurt postunu, kuş tüyünü değiştirip yoluna devam ediyor. Bizim insan ise değiştikçe gerçekten gelişiyor mu, yoksa sadece karakter mi değiştiriyor?
Bunu en iyi, selamın bile eskisi gibi olmadığı sokaklar anlatıyor.



























