Evet, sanırım bugün insanlık olarak küresel ve evrensel ölçekte bir “sarı öküz” hikâyesinin dejavusunu yaşıyoruz. Masal bu ya; ilk ödün verildiğinde kimse ses çıkarmaz, çünkü sıra henüz kendisine gelmemiştir. Oysa her sessizlik, bir sonraki kaybın habercisidir. Bugün yaşananlar da tam olarak budur: Parça parça verilen onurların, teker teker susturulan vicdanların toplamı.
Gün geçmiyor ki dünyada, güç sarhoşluğuyla şımarmayan bir devlet adamının, azgınlaşmayan bir yönetimin yeni bir hukuksuzluğuna tanık olmayalım. Ne yazık ki bu tabloda en büyük bedeli her zaman milletler, halklar ödüyor. Daha acısı ise şu: Bu halklardan neredeyse hiç itiraz, hiç yükselen bir çığlık duymuyoruz. Çünkü özellikle bizim gibi ülkelerde, ekonomisi bilinçli ya da bilinçsiz şekilde “hasta adam” konumuna sürüklenmiş, toplumsal koşulları neredeyse Fransız İhtilali öncesini andırır hâle getirilmiş toplumlar artık sadece hayatta kalma derdine düşmüş durumda.
Halklar kendi geçim kavgasına mahkûm edilirken, yöneticiler “toplumsal uzlaşı” çağrıları yapıyor. Ama bu uzlaşı, halk için değil; zenginleri, soyluları ve ayrıcalıklı sınıfları beslemeye devam edebilmek için isteniyor. “Biraz daha fedakârlık edin,” deniyor halka, “şu güçlüleri mağdur etmeyelim.” Bu dil, Etait Généraux Meclisi’nin halktan kopuk, aristokrasi merkezli zihniyetinden farksız.
Emperyalizm ise acele etmez. Önce ülkeleri böler, ekonomilerini yıpratır; sonra halkları kutuplaştırır. İnsanları birbirine düşürür ki kimse dünyada olup bitene bakacak ne gücü ne de vakti bulabilsin. Herkes kendi iç kavgasına gömüldüğünde, küresel adaletsizlikler sessizce ilerler.
Son yaşadıklarımız ise artık bardağı taşıran son damla olmuştur. Yasadışı bir devlet gibi davranmayı alışkanlık hâline getirmiş İsrail’in pervasızlığına, istemesek de zamanla bir aşinalık gelişmişti. Ama en azından bazı ülkeler—örneğin Güney Afrika ve birkaç Avrupa devleti—savaşı durduramasalar bile dik durmanın, onurlu bir tavır almanın mümkün olduğunu gösterdiler.
Ne var ki asıl kırılma, ABD’nin ve başkanının sergilediği açık haydutlukla yaşandı. Bir ülkenin seçilmiş başkanının evinden, yatağından alınarak aşağılanması karşısında yalnızca Venezuela halkının değil, dünyadaki tüm halkların—hatta en izole kabilelerin bile—ayağa kalkması gerekirdi. Oysa ne oldu? Birkaç kınama mesajı… Hepsi bu. Hatta bazı devletler, dalkavuklukta sınır tanımayıp bu zorbalığın yanında saf tuttu.
Efendiler, şu anda sarı öküzü vermek üzeresiniz. Bu mesele yalnızca Maduro’nun ya da Venezuela halkının onuru değildir; bu, tüm insanlığın onurudur. Ve o onuru korumak, kendini insan olarak tanımlayan herkesin temel sorumluluğudur.
Hani deniyordu ya: “Dünya beşten büyüktür.”
Görünen o ki bugün dünya, birden bile büyük değil. Hatta o birin başındaki, sarı insana benzeyen tuhaf varlıktan bile büyük sayılmıyor. Eğer bu düzen böyle devam edebiliyor ve hiçbir gerçek tepki doğmuyorsa, kusura bakma insanlık: Sen artık bir değer ölçüsü bile değilsin. Bir kalori bile etmiyorsun.
Ve işte tam bu yüzden, en başta vermememiz gereken o sarı öküzü verdik.
Şimdi sıranın kime geleceğini ise herkes biliyor.

























