Sevmediği her şey insana yüktür. Her kusuru gözüne ve gönlüne batar.
Direksiyondayım. Kıvrıla kıvrıla giden yolda, arabanın egzoz sesiyle silindir sesi arasından gelen garip bir şıkırtı kulağımı tırmalıyor. Sinir bozucu… Sevmiyorum ama mecburum. Toplumla ve toplu yaşamın bir parçası olmanın getirdiği bir zorunluluk bu.
Kafka’nın dediği gibi: “Değiştiremeyeceğini anladığın şeyleri kabul ettiğinde savaşın bitiyor.” Araba ile savaşım bitti; değiştiremeyeceğimi kabullendim.
Her neyse… Arabanın sevimsiz homurtuları içinde kıvrımlı yollardan geçerken, refüjdeki yalancı akasyalar gözüme birer lolipop şekeri gibi görünüyor. Dolunay tüm ihtişamıyla yola dökülüyor; henüz o hüzünlü mavi dolunaya dönmemiş. O esnada iç sesim, gecenin karanlığına meydan okurcasına için için yükseliyor:
“Aman bir ay doğar ilk akşamdan, geceden geceden…
Şavkı vurmuş pencereden, bacadan bacadan…
Uykusuz mu kaldın bey mail
Dünkü geceden geceden…”
Döküyor iç sesim uzun havayı… Coğrafyamızın, kültürümüzün haliyle; uzun hava, barak havaları ve dertli makamlar… Babadan aşinayım bunlara. Ne de güzel söylerdi rahmetli…
İnsan sormadan edemiyor: Ne ara koptuk bu seslerden? Bana göre yükseldikçe küçülen, kendi öz benliğini reddeden kişi ve kitlelerin ortak özelliğidir bu; kendi kültürüne burun kıvırmak. Geride bıraktığımız, yılın o en uzun tatili ve dini bayramı olan Kurban Bayramı da tam olarak bu yabancılaşmaya şahitlik etti.
Aslında İslamiyet’i Türklükle harmanlayan köklü bir ritüeldir Kurban Bayramı. Hani Orta Asya’da otlak ve mera kalmayınca diğer milletleri önümüze katıp o meşhur Kavimler Göçü’nu başlattık ya… İşte o günden beri bu topraklarda Hz. İbrahim ve İsmail ile başlayan teslimiyet, İslamiyet ile şart hale gelip; inanç, birlik ve dayanışmayla örülen bir ibadete dönüştü. Nitekim Hac Suresi 37. âyette de şöyle buyrulur:
“Elbette onların etleri ve kanları Allah’a ulaşmayacaktır; fakat O’na sizden takva ulaşır. İşte böyle, onları size boyun eğdirmiştir. Allah’ın size hidayet etmesine karşılık O’nu tekbir etmeniz için. İhsan sahiplerine müjde ver.”
Fakat madalyonun diğer yüzü hiç de öyle uhrevi değil. Bayram ziyaretlerinde ve sohbetlerinde maalesef öne çıkan konular; kurban ibadetinin paylaşımı ya da o günlerin manevi havası olmuyor. Bayramı fırsat bilip fiyatları arş-ı alaya çıkaran tüccarlar, hileli teraziler, kurban edilen hayvanın cinsi, etin kalitesi, bayramlık imajlar, kazanılan paralar, binilen arabalar, oturulan semtin kalitesi ve emlak fiyatları havada uçuşuyor.
İster milli olsun ister dini, biz aslında eğlenmeyi de anlamlandırmayı da pek beceremiyoruz. Anlamdan ve özden uzağız. Toplumsallaşma konusunda ne kadar geriysek, giyim kuşam ve altımızdaki araçlar konusunda o kadar modern görünüyoruz. Ama işin aslı, sadece kendini düşünen canlılara dönüştük. İç sesimdeki o köklü uzun havayı “alt kültür” görüp; hiçbir kelimesini anlamadığımız, bir sonraki yüzyılda esamesi okunmayacak popüler İngilizce şarkılara ve şarkıcılara gıpta ediyoruz. Kurban kesmeyi “ilkel” veya abes görüp, et henüz sıcakken mangalı yakmayı da hiç ihmal etmiyoruz.
Bu bayramda da gelenek bozulmadı. Acemi kasaplar olarak yine kendimizi kestik, trafikte canımızı ortaya koyduk; elaleme imaj yapmak için tatil beldelerinde caka sattık. Mutluluk maskesini yüzümüze geçirip sosyal medyada nispet yaptık. Şimdi ise o varlıklı imajlarımızdan sıyrılacak, maskeleri çıkarıp kaldığımız yerden, o eski samimiyetsiz rutine devam edeceğiz.
Nuri Bilge Ceylan’ın o enfes tespitiyle bitirelim:
“Bizim halk zayıflığı sevmiyor.”
Bir ortamda mütevazı olmaya kalktığınız an, insanların size olan saygısının hemen azalmaya başladığını ensenizde hissedersiniz.


























