Nasır tutan ellerle,
çürüyen vicdanların aynı çağda buluşması.
Emekçi derler, ben bilirim.
Helal lokmam, alın terim.
Borç, kira, dert kervanı…
Yine de güler, yoluma giderim.
Yılların izi elimde,
çatlak düşer bileğimde.
Bir umut var gönlümde;
yarın güzel belki de…
Uzun zaman olmuştu gerçekçi, toplumsal müzikler duymayalı. Kulaklığımda Neva Anadolu çalarken sosyal medyada geziniyorum. Bir yanda borç batağında canına kıyan bir vatandaşın haberi. Bir yanda ekonomi başlıkları… Futbol kulüpleri milyon avrolarla transfer kovalıyor. Grevler, gözaltılar, linçler…
Bir yanda Suriye, bir yanda İran–Amerika savaş çığırtkanlığı.
Bir yanda da Epstein meselesi.
Facia mı, felaket mi, bela mı, insanlığın utancı mı; insan karar veremiyor. Ama şundan emin olabiliyoruz: Bu olay bir “istisna” değil. Bu, sistemin içinden sızan bir çürüme değil; sistemin bizzat ürettiği bir sonuç.
“İnsan düşünen bir hayvandır” denirken doğru bir tespit yapılmıştı. Nietzsche ise romantizmi çöpe atıp insanı düpedüz hayvan ilan etmişti.
Konfüçyus’a göre insan öğrenen bir hayvandır.
Thales’e göre araştıran.
Sokrates’e göre sorgulayan.
Platon’a göre toplumsal.
Aristoteles’e göre düşünen.
Herakleitos’a göre tartışan.
John Locke’a göre deneyen.
Kant’a göre eleştiren.
Hegel’e göre sistem kuran.
Gazali’ye göre tutarsız.
Erich Fromm’a göre ise seven bir varlıktır insan.
Yüzyıllardır insanı böyle tanımladık.
Ama Epstein gibi olaylar şunu açıkça gösterdi:
İnsan, bütün bu tanımları bir kenara bırakıp gücü eline geçirdiğinde bambaşka bir şeye dönüşebiliyor.
Bu mesele birkaç sapığın iğrençliğinden ibaret değildir. Asıl mide bulandıran şey; paranın, statünün ve dokunulmazlığın insanı nasıl ahlaksızlaştırabildiğidir.
Hayvan içgüdüsüyle yaşar; sınırını bilmez ama aşmaz. İnsan ise bilir, planlar, gizler ve bunu yıllarca sürdürebilir.
İşte bu yüzden bu davranışlar hayvani değil; bilinçli bir çürümenin ürünüdür.
Böyle bir skandal dünyanın altını üstüne getirmeliydi. Getirmedi.
Çünkü sistem kendini ifşa edenle değil, onu görünmez kılanla ayakta durur.
Biz sadece iğrenerek öğreniyoruz. Sonra hayat kaldığı yerden devam ediyor. Çünkü mesele tek bir olay değil, bir düzen meselesi.
Tam burada geçmişte yapılan bir deney akla geliyor: Evren 25.
Farelere sınırsız yiyecek, sınırsız su, barınma ve güvenlik sağlanıyor. Kusursuz bir refah. Başta nüfus hızla artıyor. Sonra sosyal roller çöküyor. Anneler yavrularına bakmıyor. Bazıları aşırı saldırganlaşıyor, bazıları tamamen içine kapanıyor. Kaynaklar tükenmeden toplum kendi kendini yok ediyor.
Calhoun buna “davranışsal çöküş” diyor.
Sorun açlık değil.
Sorun, sınırların, anlamın ve sorumluluğun kaybolması.
İnsanı ayakta tutan şey bolluk değildir. Anlamdır.
Mücadele bitip istekler lüksün sınırını da tükettiğinde, fare evrenindeki gibi insanın kendi kendini imha etmesi belki de kıyametin ta kendisidir.
Geçmişimize bakınca bunu net görürüz.
Tarım toplumuyken mahsul para ettiyse, kışlık erzak tamamsa kral sendin.
Kente göç başladığında gecekondun, soban, işin ve televizyonun varsa kral sendin.
Kent kültürü oturduğunda bir dairen, yanan kaloriferin, geçimini sağladığın işin ve araban varsa yine kral sendin.
Milenyumla birlikte tüketim çılgınlığı başladı.
Edep, adap, ahlak, nefis terbiyesi rafa kalktı.
“Nasıl kazanırsan kazan” anlayışı kutsandı.
En pahalıya, en gösterişliye sahip olmak başarı sayıldı.
Ve gelinen nokta, Evren 25’ten bile daha karanlık bir yer oldu.
Belki bir tufan, belki bir yıkım…
Bizi düzeltecekse, artık ancak yıkım düzeltir.
Nasır tuttu ayaklarım,
ama tertemiz avuçlarım.
Bu çağda temiz kalmak bile
başlı başına bir direniştir.
Alnım ak, yolum helal.

























