Sıcakları tarif etmek için birçok tabir vardır. Aklınıza gelen değil tabii ki… Sıcak havada serçelerin ağzı açık kalır, kanatlarını hafif aralar ki serinleyebilsin. “Serçe gibi sıcaktan ağzım açık kaldı.” derler.
Bu akşam sıcaklık bir başka. Rüzgâr esmiyor. “Gece de böyle geçecek galiba.” derken içimden bir “Eyvah!” kopuyor. Tam o sırada Hızır gibi yetişen hafif bir yel, serçe kanadı misali kollarımın altından süzülüp geçiyor. İnsan, ferahlığın kıymetini sıcağın ortasında daha iyi anlıyor.
Her şey zamanında güzel. Sıcak bir akşam esen bir yel, susayınca içilen bir tas su, acıkınca yenilen lezzetli bir yemek… Velhasıl her şey vaktinde güzel.
Rüzgârın verdiği rehavetle masanın üzerindeki bir nesneye dalıyorum. Bir zamanlar evlerin baş tacı olan, şimdi ise sessizce bir köşede duran o nesneye baktıkça zihnim başka zamanlara kayıyor.
Eskiden “dayanıklı tüketim malları” diye bir tabir vardı. Mobilya, buzdolabı, televizyon ve merdaneli çamaşır makinesi… Her biri kolay alınmayan, yıllarca kullanılan ev eşyalarıydı. Üzerlerinden el işi dantel örtüler eksik olmazdı.
Televizyon tabir-i caizse zengin işi sayılırdı; hele bir de renkliyse, değmeyin keyfine… Babalar eve gelmeden el sürülmeyen, tek başına izlenmesi israf sayılan evin en kıymetli eşyasıydı. Yarı mat, yarı parlak ahşap televizyon ünitesinin en üstünde televizyon, orta rafında ev ahalisinin yoldaşı radyo ile regülatör, alt kısmındaki sürgülü kapağın ardında ise çocuk hayal dünyasının kara kutusu saklanırdı.
TRT yayınını İstiklal Marşı ile açar, yine İstiklal Marşı ile kapatırdı. Yayın bitince televizyonun fişi çekilir, radyonun fişi takılırdı.
Ahşap kasasından örtüsü eksik olmayan, kimi zaman pille kimi zaman elektrikle çalışan radyonun istasyon düğmesi ağır ağır çevrilirdi. Cızırtının arasından tanıdık bir ses yükselirdi:
“Değerli dinleyiciler, öncelikle günün öne çıkan gelişmeleri…”
Bulgaristan Radyosu, Polis Radyosu, “Yurttan Sesler”, radyo tiyatroları…
Evin babası haberlere, eski tabirle ajansa kulak kesilir; evin annesi elindeki kazak, lif ya da iğne oyasını işlerken yarım kulak dinler, bir yandan da sofrayı toplayan çocuklara sessiz ama kararlı komutlar verirdi. Haberler biter bitmez belki sevilen bir şarkı çıkar diye beklenirdi. O şarkıyla mutlu olunur, hayaller kurulurdu.
Devamı haftaya yayınlanacak radyo tiyatrosu günlerce konuşulur, ev halkı kendi arasında kritiğini yapardı. Aynı hikâyeyi dinleyen ama herkesin zihninde bambaşka sahneler kurulan ayrı bir dünya vardı.
Cuma akşamı geldiyse eve giden adımlar biraz daha hızlanırdı. Renkli naylon poşetlerin içinde portakal, elma, kuruyemiş; biraz şanslıysak birkaç kestane olurdu. Yemek erken yenir, televizyonun karşısında yerler alınırdı.
Skeçler, şarkılar, sanatçılar…
Gece ilerledikçe kan çanağına dönmüş gözleriyle programı bırakmak istemeyen veletler, “Olsun, pazar günü Pazar 94 var.” diye teselli edilerek yatağa gönderilirdi.
Erkan Yolaç’ın “Evet-Hayır” yarışmasında, “Ben olsam hepsini bilirdim.” diye böbürlenen delikanlıların hevesini ebeveynleri tek cümleyle kursağında bırakırdı. Bir köşede radyodan yükselen aşk şarkılarıyla sevinen ya da hüzünlenen genç kızların elleri ise nakıştan hiç ayrılmazdı.
Bir evde aynı anda aynı ses yankılanırdı ama herkes o sesi kendi dünyasında dinlerdi.
Sahi, sonra ne oldu?
Ses berraklaştı, görüntü renklendi, kanallar çoğaldı, özel radyolar kuruldu. Kumandalar, uydu antenleri, dijital yayınlar, internet derken seçenekler arttı.
Peki ya biz?
Aynı evin içinde aynı sesi dinleyen insanlar mı çoğaldı, yoksa her birimiz kendi ekranımıza, kendi kulaklığımıza, kendi dünyamıza mı çekildik?
Belki teknoloji bize daha fazlasını verdi; daha net ses, daha canlı görüntü, daha çok seçenek…
Ama bir evin sessizliğini birlikte paylaşmayı, aynı şarkıyı aynı anda dinlemeyi, aynı hikâyenin devamını bir hafta boyunca sabırla beklemeyi de usul usul elimizden aldı.
Belki de özlediğimiz radyo değildi.
Bir evin aynı ses etrafında toplanabildiği zamanlardı.


























