Küçük mutluluklar ve anlık keyifler, bazen de rezillikler hayata renkler ekler bence. Mesai bitmiş, çıkmışsın; gün batımına doğru motosiklet sürmek, yol üzerindeki detaylarla mutlu olmak, biraz da arada rezillikten keyif almak anlamlandırıyor günleri.
Sıcak ve kapalı bir ortamdan çıkış yapmak, ipini koparıp çayıra fırlayan keçiler misali mutlu ediyor insanı. Yüze çarpan rüzgâr, yanından geçtiğin ağaçlı bir yol insanı mest ediyor.
Yalancı akasyalar, arsız incirler arasından geçerken bir evin önündeki meyve dolu nar ağacı dikkatimi çekiyor. Narların olgunlaşmaya başladığını görmek, yazı yakında gömmek demek. Dönecek mevsim birkaç haftaya.
Tuhaf bir hava var aslında.
Yarı açık kaskın camına “tık” diye bir damla vuruyor. Herhalde bir yerden bir damla geldi, ne alaka diye düşünürken tık tık, birkaç damla daha…
Garip Ağustos ve yağmur damlası.
Bu coğrafyada en son yirmi küsur sene önce olmuştu. Gezdiğim yerde birden yağmur, sonra gök gürültüsü, ardından yoğun bir yağış ve sel.
Şeytana keyif gerek.
Bir on dakikalık yol var. Ne olur ne olmaz derken tık tık tık…
Hızlanacak mı derken kovadan boşalırcasına yağmur.
Şaşırtıcı.
Günün bütün sıcaklığı içime işlerken biraz rüzgâr isterken, gümbür gümbür bir yağmur. Beş dakikada sel götürecek bir yağmur. Gök gürültüsü ve şimşek de cabası.
Gülüyorum kendime.
Sırılsıklam hâlde gülüyorum.
Kask var, iyi ki.
Toplu iğne başı kadar kuru yer kalmadı, iyi mi?
Yapacak bir şey yok. Halimiz itten beter, keyfimiz beyde yok.
Eve atmak iyi, güzel, hoş da o kadar su çekmiş ki kıyafetim; her biri olmuş on kilo. Ama hâlâ gülüyorum.
Acaba o evin önündeki nar tatlı mı, ekşi mi?
Kafam orada.
Ama galiba ekşi.
Nar arsız bir ağaç. Suya bayılan, o masum sivri yaprakların arasında dikenlere hâkim, kırmızı çiçeğinden kocaman meyveye dönüşen ilginç bir ağaç.
Nar çiçeği bile ayrı güzel; ateş kırmızısı.
Ağacı ayrı asi, meyvesi ayrı bir lezzet ve sanat.
Ekşisi, tatlısı, çekirdeği… Her biri ayrı bir dünya.
İsyankâr bir ağaç ama cennet meyvesi.
“Nar” Farsçadan gelme bir kelime.
Ama bir yandan da nar deyince “nâr” geliyor aklıma. O da Arapça bir kelime; ateş demek.
Aslında nâr’a düşmek bir kıvılcımla başlar.
Tasavvufta da gönle düşen bir kıvılcımın insanı yakıp dönüştürmesinden söz edilir. Ateş önce tutuşur, sonra harlanır. Harlandıkça içindeki hamlıkları söker alır.
Köz olursun.
Mevlânâ’nın o meşhur sözü gelir akla:
“Hamdım, piştim, yandım.”
Ekmek misali pişersin tüte tüte. Çiğliğin gider. İçeride ham kalan ne varsa ateşin içinde kavrulur.
Nefs tezkiye olur.
Sonra ateşin işi biter.
Kül kalır.
İçeride tüten, pişen, yanan ne varsa kül olur. Benlik azalır, hiçlik başlar.
Ve belki de nâr, bir yerde nûra dönüşür.
Hararet basmasıyla bindiğim motosikletle hârımı rüzgâr alamadı. Yağmur yetmedi, sel oldu.
Kıvılcım nâr oldu, har oldu, köz oldu, kül oldu.
Sonra küllerinden yeniden doğdu.
Pervane oldu.
Yanmadan olmaz.
Köz olmadan olmaz.
Küllerinden doğmadan olmaz.
Hiç olmadan hiçbir şey olmaz.
Bir kıvılcım atıp yaktılarsa seni, demek ki bir şey olmuş.
Ama nâr olmadan olmuş olamazsın.
İyi bir çekirdeksiz kara nar.



























