Aslında tam olarak ne zamandı, ben de hatırlayamıyorum. Net bir tarih yok zihnimde. Eski bir zamandı işte.
İstanbul’un hava kirliliğinden nefes alınmaz, Eminönü’nde gerçek balıkçılar kırık dökük teknelerinde gerçekten Boğaz’dan tuttukları balıkları satardı. Fikirtepe’nin bir ucundan bakınca köprünün trafiği görünürdü.
Sıcak ekmekler station Toros’larla satılırdı. Gecekondu evlerin duvarlarında rutubet tavana kadar çıkardı. Banliyö trenleri biraz tekinsizdi. Maltepe sahilindeki gazinolar yeni yıkılmış, enkazları henüz kaldırılmamıştı. Süreyya Plajı yeniden popüler olmamıştı daha.
Tüplü, sanırım siyah beyaz televizyonumuz da rutubetten nasibini almıştı. Radyomuz pek tat vermiyordu; geniş FM bandı yoktu.
Derken bir gün gözüme mor, iki yanında hoparlörü olan bir cihaz çarptı. Radyo gibi bir şeydi ama ortasına beyaz, üzerinde sarı bir etiketi olan bir nesne takılıyor ve içinden peş peşe çok güzel şarkılar çalıyordu.
O gün ilk defa, bir şarkının insana gelecekteki kendisini hatırlatabileceğini bilmiyordum.
Beyaz nesnenin içindeki bant dönüyor, şarkılar çalıyordu. Nasıl oluyordu bu iş?
Bir gün “tak” diye bir düğme yerinden atıldı. Çok korktum.
“Ne oldu, bozuldu mu?”
Bana gülen abim kaseti yerinden çıkardı.
“Bak abisi, bu kaset. Bu gördüğün de kaset çalar. İçindeki bant diğer tarafa sarar, içindeki şarkılar çalar. Biterse ters çevrilir. Kasetin diğer tarafında da başka şarkılar var.”
Allak bullak olmuştum.
Uzay mekiği gibi bir aletin içine bant koyuyorsun, çalıyor. Hem radyoda da şarkı çalıyor. Bu kadar şarkı nasıl sığar bu ufacık alete?
Televizyonda kutunun içine girip konuşuyorlar, onu bir şekilde anlıyorum da bunda nasıl oluyor bu işler?
Niye ses bu kadar net?
Kartonun arkasından biri şarkı söylüyor gibi bile gelmiyor.
Kafamda deli sorular…
Akşam abimin cebinden bir kaset daha çıktı. Sanırım mor renkteydi.
Cihazdaki ses:
“Seninle cehennem ödüldür bana, sensiz cennet bile sürgün sayılır…”
Anlam veremiyorum. Sevemiyorum da bu kaseti. Öbür kaset nerede, diye soruyorum.
“Ödünç verdim. Yerine bunu aldım.”
Sabah akşam bu çalıyor ama benim kafa diğer kasette.
Evin içinde geziyorum:
“Telli telli, şu telli turna…”
Ben bağıra bağıra söylerken R harflerini de yuvarlıyorum.
Teypteki ses ise benden hiç hoşlanmıyormuş gibi:
“Gözlerim uykuyla barıştı sanma…”
Misafirliğe gidiyoruz elbette. Bir yerlerde kocaman bir teyp görüyorum. İki kaset birden çalıyor. Üst üste kocaman aletler…
“Abla bak, kocaman teyp! Bu şarkıların hepsini aynı anda mı çalıyor?”
Ahali gülüyor.
Yüzüme bir sıcaklık basıyor.
Ev sahibi açıklıyor:
“Hayır o müzik seti. Bir kasetten bir kasete kayıt yapabilir. Radyoda şarkı çalıyor ya, onu da kaydedebilir.”
Vay anasını!
Radyodan kasete kayıt…
Kafamda daha çılgın sorular.
Merak ve heyecanla anneme sokuluyorum.
“Anneciğim, çalsınlar.”
Yanında oturur gibi duruyorum ama aslında saklanarak, annemi biraz da sıkıştırarak.
Annem sessiz sessiz:
“Ayıp… Çocuk bir şey istemez. Büyükler ne derse o olur. Misafirliktesin.”
Ama merak durdurmuyor işte.
Sonra ev sahibi:
“Zeki Müren kasetini aldım. Hem birisi rica etmiş, onu çeksin hem de dinleyelim.”
İki kaseti birden yerleştiriyor.
Benim heyecan tavan.
Kuş gibi bekliyorum.
Güzel bir ses geliyor ama nedense ağır bir karanlığa sokuyor beni.
“Akşam olmadan, güneş batmadan gel…”
Ben düşünüyorum.
Herhalde işten gelecek biri var.
Ama güneş batmadan gel diyor.
Güneş batınca gelir herkes işten.
Ses müthiş. Müzik setinin hoparlörlerinden öyle güzel geliyor ki… Arkada bir sürü müzik aleti var. Ses pırıl pırıl.
Ama şarkı içimi karartıyor.
Kasetler şarkıları birbirini kovalıyor evimizde.
Televizyonun yapılması çok tutarmış. Televizyoncu onu alıyor, yerine başka bir televizyon geliyor. Evde bayram havası.
Ama benim favorim hâlâ kasetler.
Dinlediğin yerde bir gün “çat çat” ses geliyor. Ben anlamıyorum.
Ahaliden biri koşup geliyor:
“Ne yaptın? Bant sarmış!”
Kızıyor bana.
“Ben dinliyorum sadece.”
Akşam abim geliyor. Kaseti veriyorlar.
“Bant sarmış.”
Abim bir kalem istiyor.
Kasetten çıkan şeridi kalemle tekrar sarıyor.
Resmen sihir yapıyor.
Benim aklımdaki soru başka:
Nereden biliyor bunu?
Zamanla teyp biraz daha gözden düşüyor. Artık kaseti takıyorum, istediğim şarkıyı bulmak için sardırıyorum. İstediğim yerde durduruyorum. Bant sararsa kalemle düzeltiyorum.
Artık ben de biliyorum.
Ama hâlâ anlamaya çalışıyorum:
O banta ses nasıl kayıt oluyor?
Niye kasetler renkli?
Çok dinleyince niye bozuluyor kaset?
Sonra radyodan ya da bir yerlerden gelen bir şarkı dilime dolanıyor.
Ben papağan gibi tekrarlıyorum:
“Gittin gideli… gittin gideli…”
Acılardayım, yapayalnızım, çok özledim…
Çok seviyorum şarkıyı. Dilimden düşmüyor.
Ev ahalisi de ezberliyor artık.
Zaman geçiyor.
Kasetler geçiyor.
45’likler, 60’lıklar, 90’lıklar…
Sonra CD’ler, MP3’ler, DVD’ler, MP4’ler…
Derken USB’li müzik çalarlar çıkıyor.
Falan filan…
Ama benim gözüm hâlâ kaset çalarlı, mekanik Hi-Fi’li müzik setlerinde.
Ve sonunda 89 model, hâlâ etiketleri üzerinde bir müzik setine sahip oluyorum.
Sonra bir gün “Gittin Gideli” şarkısını o müzik setinden dinliyorum.
Bu kez şarkıyı anlıyorum.
Çocukken dilime pelesenk olan şarkıların geçmişi değil, geleceği gördüğünü fark ediyorum.
Harbiden…
Biz büyüdük ve kirlendi dünya.
“Gittin gideli acılardayım, yapayalnızım, çok özledim…” derken, çocukluğumda dilime dolanan o sözlerin bir gün annemden, babamdan ve geride kalanlardan sonra içimde nasıl yankılanacağını bilmiyordum.
Gelecek, meğer çocukluğumun içinde saklanıyormuş.
Ben sadece şarkı söylüyormuşum.
Kasetler de kulağıma gerçek Hi-Fi seslerle dolu bir dünya bırakmış. Canlı kayıtlar, insan sesleri, enstrümanlar, cızırtılar… Hepsi bir şekilde içime işlemiş.
Şimdi düşünüyorum da, hayat biraz kasete benziyor.
Bant dolaşıyor.
Bazen sarıyor.
Bazen düğmesine basıyorsun, bant çıkıyor.
Bir kalem bulup düzeltirsin belki.
Ama hayatın bandını elinle tutup yeniden saramazsın.
Aynı yere geri dönüp aynı şarkıyı baştan başlatamazsın.
Bazı sesleri tekrar tekrar dinlemek istersin ama zamanın geri sarma tuşu yoktur.
Kaset gibi değildir hayat.
Kasetin bandı koparsa bile kalemle sararsın.
Hayat kopunca…
Öylece kalır.
Belki de çocukken, ne olduğunu bilmeden söylediğimiz bazı şarkılar bu yüzden yıllar sonra daha ağır gelir.
Çünkü bazı şarkılar geçmişimizi anlatmaz.
Gelecekte kim olacağımızı söyler.



























