Mutfaktaki banka yayılmışım. Modern insanın modern hayata yansıması ile oluşan yeni yaşam düzenini düşünüyorum. Dijital dünya oluşmadan önceki yaşamın son temsilcilerinden biriyim.
Kahve makinesine suyu ekleyip kahveyi ararken kafam bir yandan gelmiş geçmiş gelecek ekseninde dolanıyor. 1990’lı yıllarda Türk kahvesi, artık yokluktan mı yoksa aşırı pahalılıktan mı bilinmez, neredeyse gram gram alınırdı. Piknik tüpü kısık ateşte yakılır, bir fincana bir tatlı kaşığı kahve ve su konur, önce elde karıştırılır, sapı döküm metal gövdesi bakır içi kalaylı cezve ateşe konulurdu. Bir süre sonra açık renkli köpük oluşur, karıştırmayı keserdin. Köpük koyulaştığında kaşıkla alır fincana koyar, ardından ağır ağır doldurur, keyfini çıkara çıkara içerdin. Ayda yılda bir tükettiğin için tadı damakta uzun süre kalırdı.
Kalır da… Kahveyi bulamadık iyi mi? Dolaba göz atınca sallama papatya, rooibos, nane-limon, karadut, nar çayları, Nescafe, sıcak çikolata falan filan… derken filtre kahveye çarpıyor gözüm. Türk kahvesi yok. Kâğıt filtre de yok.
Viyana Kuşatması’nda geride kalan kahve çekirdekleriyle deneye deneye başlayan cappuccino faslından sonra, 1900’lü yılların başında tortudan ve acı tattan bıkan Melitta, oğlunun defterinden bir kâğıt koparıp filtre kahveyi icat etmemiş miydi? Denemeden olmaz, diyor iç sesim.
Zihnim tam bu sırada çocukluğumun o her şeyin kıymetli olduğu dönemine, yine de 90’lara gidiyor… Almanya’dan izne gelenler çikolata, şampuan falan getirirdi o yıllarda. Bir seferinde babamın halasının oğlu yeşil kapaklı bir kavanoz kahve getirmişti. Annem “size kahve yapayım” deyip Türk kahvesi gibi pişirince kimse tadını beğenmemişti. Etikete bakınca sadece kahve ve sıcak suyla yapıldığını anlayınca epey gülmüştük. Benden başka beğenen olmamıştı o yabancı kahveyi.
Şu an elde çeşitli içecek var ama Türk kahvesi yok. Elektrikli cezve suyu bekliyor. Bir yemek kaşığı filtre kahve atıyorum, düğmeye basıyorum, kaynıyor. Alıyorum çay süzgecini, süzdükten sonra kalan acı sıvıyla kahve ihtiyacımı gideriyorum. Adını “süzgeçli kahve” mi koysam?
Tadı fena değil ha. İçtiğim yerde mırra geliyor aklıma. Karataş olukta dövülmüş kahve çekirdekleri, üç dört kara güğümde kaynayan mutbak süreci ve en son o küçük mırralığa kadar kaynaya kaynaya sürülen bir gelenek… Bir yudumla insanı kendine getiren o sertlik.
Ama şu an iki dakikada kahve hazır. En âlâsı bile yirmi dakikada eski tadı neden vermiyor? Eskiler mi güzeldi, eskiden mi güzeldi? Bu kadar tüketim içinde o da mı sıradanlaştı?
Ağalar, beyler içerken o hatır ve ağırlık varken; modern insanın tüketim kültürü içinde bu değer mi yuvarlandı? Yoksa ulaşım ve üretim kolaylaştığı için her şey modern insan gibi hafifleyip hatırı kırk yıldan kırk dakikaya mı düştü?


























