Mağduriyet, insanlığın en eski ve en etkili anlatılarından biridir. Bir haksızlık hikâyesi, çoğu zaman en karmaşık politik söylemlerden daha güçlüdür. Çünkü doğrudan kalbe seslenir; aklı ikna etmeye çalışmaz, vicdanı harekete geçirir. Tam da bu yüzden, mağduriyet hem en meşru hak arama zemini hem de en tehlikeli manipülasyon araçlarından biri haline gelebilir.
Gerçek mağduriyetler tartışmasızdır. Savaşların ortasında kalan siviller, adaletsizlikle karşılaşan bireyler, sesi duyulmayan toplumlar… Bunlar insanlığın ortak sorumluluğudur. Ancak sorun, mağduriyetin bir “siyasi sermaye”ye dönüştüğü noktada başlar.
Bugün dünyaya baktığımızda bu dilin ne kadar yaygınlaştığını görmek zor değil. Orta Doğu’da yaşananlar, özellikle İsrail’in güvenlik söylemi ile yürüttüğü politikalar ve buna karşı yükselen insan hakları eleştirileri, mağduriyet anlatısının nasıl iki yönlü kullanılabildiğini gösteriyor. Bir taraf kendini varoluşsal tehdit altında konumlandırırken, diğer taraf yaşadığı yıkımı ve kayıpları dünyaya anlatmaya çalışıyor. Ortaya çıkan tablo ise çoğu zaman bir “hakikat yarışından” çok, bir “anlatı savaşı” oluyor.
Benzer bir durum, popülist siyasetin yükseldiği ülkelerde de karşımıza çıkıyor. Örneğin Donald Trump, siyasi kariyeri boyunca sık sık “sistemin hedefi olduğu” söylemini kullanarak geniş bir seçmen kitlesini mobilize etmeyi başardı. Hakkındaki eleştiriler ve hukuki süreçler, destekçileri tarafından çoğu zaman bir “mağduriyet hikâyesi” olarak yeniden yorumlandı. Bu, modern siyasette mağduriyetin nasıl bir güç konsolidasyon aracına dönüşebildiğinin çarpıcı örneklerinden biri.
Ancak mesele yalnızca küresel aktörlerle sınırlı değil. Bizim ülkemizde de mağduriyet söylemi, zaman zaman siyasetin en kolay başvurduğu yöntemlerden biri haline gelebiliyor. Farklı dönemlerde, farklı aktörler tarafından kullanılan bu dil; kimi zaman geçmişte yaşanmış gerçek haksızlıkların hatırlatılmasıyla, kimi zaman ise güncel tartışmaların dramatize edilmesiyle karşımıza çıkıyor. Bu söylem, seçmenle duygusal bağ kurmanın en hızlı yollarından biri olarak görülüyor.
Fakat burada ince bir çizgi var:
Gerçek mağduriyet ile üretilmiş mağduriyet arasındaki çizgi.
Bu çizgi bulanıklaştıkça toplum ikiye ayrılıyor. Herkes kendi mağduriyetine inanıyor, diğerinin yaşadığını görmezden geliyor. Sonuçta ortaya çıkan şey, ortak bir gerçeklik değil; parçalanmış algılar oluyor. Bu da sadece siyasi kutuplaşmayı değil, toplumsal duyarsızlaşmayı da beraberinde getiriyor.
Daha tehlikelisi ise şu:
Mağduriyet söylemi, bazen hataları örtmenin, hatta hukukun sınırlarını zorlamanın bir gerekçesi haline gelebiliyor. “Bize haksızlık yapılıyor” iddiası, yapılan yanlışların sorgulanmasını engelleyen bir kalkan gibi kullanılabiliyor. Oysa gerçek bir demokraside mağduriyet, hesap vermemenin değil; adalet arayışının gerekçesi olmalıdır.
Bugün dünya, güçlü bir propaganda çağından geçiyor. Bilgi hızla yayılıyor ama hakikat aynı hızla netleşmiyor. Bu ortamda iyi kurgulanmış bir mağduriyet anlatısı, gerçeklerin önüne geçebiliyor. İnsanların iyi niyeti, empati duygusu ve adalet beklentisi; kimi zaman farkında bile olmadan yönlendirilebiliyor.
Bu yüzden artık daha dikkatli olmak gerekiyor.
Her duyduğumuz hikâyeye değil, her hikâyenin arka planına bakmak zorundayız.
Çünkü mağduriyet, istismar edildiğinde sadece bir siyasi araç olmaktan çıkmaz; aynı zamanda gerçek mağdurların sesini de bastırır. Ve en büyük zarar da onlara verir.
Belki de artık siyasetçilerin şu kolay yoldan vazgeçmesi gerekiyor:
Vicdanlara seslenmek yerine, sorumluluk almak.
Çünkü bir toplumun gücü, ne kadar mağduriyet ürettiğiyle değil; ne kadar adalet sağlayabildiğiyle ölçülür.
























