Ne ara Haziran geldi değil mi? Daha dün yılbaşı idi. Yeni yazıyorum, sıfırdan.
Ağustos böcekleri Haziran’da mesaiye başladı, doğada pazartesi yoktur elbette. Çatlayana kadar ölmeye devam edecekler…
Yine bir pazartesi kaosu üzerimden buldozer gibi geçerken, pazartesi sabahı kendim tarafından zorla işe götürülmekte ayrı bir muamma… Kafamın bir yanında “yaşama sevincini sigortalı bir iş karşılığında satan” Charles Bukowski, diğer yanımda bizim huysuz ihtiyar, şahsına münhasır Can Yücel… “Hayat yorar insanı” diyor, “her şey yorar ve sonra bağıra bağıra susar insan.” Doğru diyor.
Yürürsün yayasın, hem söyler hem ağlarsın. “Ölümlerin en güzeli beni nerede ararsın, yine de yandı gönlüm…” Yusuf Hayaloğlu hayal gibi geldi geçti. Ahmet Kaya şarkılarının mimarı, söz yazarı, şair… Bir acaip adam.
Bir acaip adam demiştim Hayaloğlu için. Suphi “bir acaip adam” diyordu:
Fırtınadan arta kalmış bir teknede,
tevekkül içinde;
görkemli sakalı ve iğreti parkasıyla,
gizlediği macerasıyla
bir acaip adam yaşardı.
Akşamları susardı, ben konuşsam kızardı…
Suphi de sanayi işçisi miydi acaba? Sesten, gürültüden bıktığı için konuşturmazdı… Muamma…
Haziran’da ölmek zor diyordu Hasan Hüseyin Korkmazgil de:
Gece leylak ve tomurcuk kokuyor.
Bir basın işçisiyim, elim yüzüm üstüm başım gazete…
Geçsem de gölgesinden tankların, tomsonların,
şuramda bir çalıkuşu ötüyor.
Uy anam anam…
Haziran’da ölmek zor!
Matbaa, kimyasal ve mürekkep kokusu… Sıkıyönetim yazmış adam, yine de umudu varmış. Neden herkes yorgun, kabuğunda mutsuz, gelecekten umutsuz, boşvermiş ve tek kişilik kabuğuna çekilmiş? Orası da muamma…
Kulaklığımda yapay zekâ ile yeni aranjeler çalıyor, seviyorum.
“Hadi sen git işine de
herkes kendi işine
dağlarım dalın var lo
düşemem yar peşine…”
diyor yeni ses… Ama Ahmet Kaya’nın sesini arıyor kulaklar. Ahmedo’nun da hâli yokmuş yarın peşinden koşmaya…
İnsan deneyimlediği tecrübeler sonrası güzel bir yanını kaybediyor. Demiştim ya, aklı ile kalbi arasındaki bağlantıyı kaybetmiş insana tecrübeli insan, deneyimli insan denir diye. Hiç iyi bir seviye değil arkadaşlar, tavsiye etmiyorum. Tünelin ucu hiç iyi bir yere çıkmıyor… Geri dönün…
Velhasıl pazartesi sendromları… Perşembenin gelişi çarşambadan belli ediyor kendini. Daha çok yoruluyor insan, duyguları köreltiyor. Her yeni insan bir darbe, bir deneyim… Tanıdığını zannettiğin yüzlerin düşen maskesi… Kazık, darbe, yorgunluk, hile, hülle, çar çakal… Yüzüne baktığında anında tanıdığın, artık aşırı deneyimle şak diye maskesiz gördüğün insanlar… Leb demeden leblebiyi anlamak… Deneyim zor, iyi bir şey değil; ben sevemedim aşırı deneyimi.
Gidenler kalıyor temiz şekilde akıllarda… Kulaklığımsa destekliyor çaldığı şarkıyla:
Yokluğuna nasıl dayansın özüm
Görebilsem sana anlatır yüzüm
Bazen uzaklara dalınca gözüm
Çıkıp geleceksin sanar
Sanar ağlarım…
Kalıp çirkefleşmek… İnsanları nefret ettirmeden çekip gitmeli galiba. O güzel insanların güzel atlara binip çekip gittiği gibi zamanı gelince zorlamadan gitmeli herhalde… Demirin tuncu, insanın piçi; muhannete muhtaç olmadan…
Yine değişti işte müzik…
Kimi özünü gizler
Kimi sözünü gizler
Kimi yüzünü gizler oy
Kime güveneceksin…
Toprak sandım taş çıktı
Dolu sandım boş çıktı
Can dedim kalleş çıktı vay
Kime güveneceksin…
diyor Maksudi…
Uzatmayalım…


























