Alarm ötüyor. Pazar günü hariç yaptığı gibi.
06.30.
Gözüm kapalı erteliyorum.
07.00.
Biraz daha diyorum.
07.30.
Gecenin sıcağı, sabaha karşı serinlemek için dolaba konulan pasta misali, serin serin esmeye başlayınca bünyeyi kaskatı kesiyor.
Ha gayret…
Yatakla hızlı bir vedalaşma, kafaya soğuk duş, bir bardak ılık su ve yola düşme vakti.
Yarış atı gibi başlıyoruz koşturmaya.
Yılların alışkanlığı değişmiyor. Yüzünü yıkayıp yemek yiyenlerden değilim, bir türlü alışamadım.
Yazın kavurucu sıcaklığı başlamadan sabah serinliği benim için biraz da fırsat. Sabahın serinliğinde başlayan iş yolculuğu ve sabahın feyzi bana paha biçilemez bir antidepresan.
Simit canım çekiyor. Yolum üzerindeki fırından bir simit alayım, 10.00 molası için iyi olur diyorum. Ayaklarım otomatik olarak götürüyor beni fırına.
Fırının yolunu bilmesen bile taze ekmek kokusu çekiyor insanı o yöne doğru.
Göz gezdiriyorum tezgâha. Önümde sevmediğim kararsız müşteri tipi… Zamanım kısıtlı. Ensesine patlatıp kenara atmak güzel olurdu ama neyse.
Tezgâh dolu: Simitler, poğaçalar, börekler, envai çeşit pastalar, ekmekler…
Poğaçalar yüzüme gülüyor ama ben gevrekçiyim. Başlı başına bir ordu gevrek susamlı simit.
Simidi alıp çıkıyorum ama aklım poğaçada. Yetişmem gereken bir işim var.
Yolda aklım hâlâ poğaçada. Sağlıksız geliyor artık bana. Önceden sıcak poğaça, vişne suyu baş tacım iken uzun yıllardır poğaça yemiyorum.
Neden diye düşünürken, poğaça yerken ağzıma gelen maya tadını anımsıyorum. Ne kadar tuhaf ve itici bir tattı. Ama o olmadan da poğaça, simit, ekmek olmuyor artık.
Bekliyorum servisi. Durağımda farklı firmalarda çalışan onlarca kaderdaşım gibi.
Bakıyorum insanlara: Birinde acayip bir enerji, diğeri uyanamamış, gözünden uyku akıyor. Öbürü harıl harıl kısa video kaydırıyor.
Birine gözüm ilişiyor. Oturmuş kaldırım taşına. İri kıyım. Giyinmek için giyilmiş terlik, pantolon, tişört… Düğmeleri açık, yakanın biri bir yanda, diğeri bir yanda. Gözleri yarım açık. Bitkinlik, bıtkınlıkla karışık.
Bir yandan da tütün sarıyor.
Sabahın serinliğinde, kaldırım taşının üzerinde ağır ağır tütün sarıyor. Sanki uykusu değil de hayatı ağır.
Yanındakini dinliyor.
Sonra anlatmaya başlıyor.
Kulak kabartıyorum. Uğradığı haksızlıkları, kendince ailesi için, aynı kandan olanlar için yaptığı fedakârlıkları anlatıyor; yarı üzgün, yarı çekingen.
Birazını duyuyor, birazını duymuyorum.
Tütününü sarıyor. Sanki anlattıkları ne kadar acıysa, parmaklarının arasında sardığı tütünün acısı o kadar önemsiz kalıyor.
Servis yaklaşırken, “Mayası bozuk düzen tutmaz kardeşim,” diyor.
Servisin kapısı gacır gucur açılırken.
Ben de başlangıçtaki koşturmaca sonrası, padoka çekilen at misali, simidimle mola alanında çayı yudumlarken aklıma yine o poğaça geliyor.
Ama bu kez sabah duyduklarımla ve aklımda kalan poğaçayı insana benzetiyorum.
Maya…
Acayip bir bağlayıcı.
Kanaryalarıma, güvercinlerime takviye olarak kullanırdım; kurusu, yaşı… Yoğurt mayası, peynir mayası derken esas bağlayıcılığı bence mayanın unda değil, insanda.
İnsan dediğin un misali hamur olup şekil almaya hazır değil mi? Ona karakter katan şey, bir nevi maya değil mi?
Azı sert, fazlası kabarık; homojen dağılmazsa acı…
İnsan misali değil mi?
Bakıyorsun, un aynı tarladan. Ama peki içindeki maya?
Maya aynı maya da; azı, çoğu, dağılmayanı…
Sabah dikkatimi çeken adamın anlattıkları, bitkinliği, uzun zaman önce yediğim o acı poğaçayı ortak yere bağlıyor.
Unu tam yerinden, harmanı tam, mayası tam… Ama mayası tutmayan.
Ve sabahın görüntüsü beni yine mayaya götürüyor.
Yani aynı tarlanın başağı olmak, aynı değirmende aynı taşta ezilip aynı randımanda un olmak bile yetmiyor. Maya tutmazsa tutmuyor demek ki.
Aslında meselenin iyi bir poğaçayla alakası yok.
Diğer açıdan da iyi bir poğaçayla alakası çok.



























