Ben siyasetteki kısır tartışmaları, gündelik polemikleri ya da hayatın bitmek bilmeyen zorluklarını uzun uzun yorumlamaktansa, hep insanı anlatmayı tercih ettim. Fotoğraf çekerken de böyledir benim tarzım; doğa manzaralarının peşine düşmek yerine kadrajıma insanı almak, onun yüzündeki hikâyeyi yakalamak isterim.
Bugün de öyle yapmak istedim.
Fakat insanın yıllardır yakından tanıdığı, dürüstlüğüne kefil olduğu bir dostunun portresini çizmesi sanıldığı kadar kolay değil. Kalem elinize her gittiğinde “Acaba dostluk duygusu nesnel bakışımın önüne geçer mi?” tedirginliğini yaşarsınız. Benim için de bu yazıyı yazmak oldukça zorlu bir süreçti. Ancak sürece tanıklık etmiş biri olarak; duyguları bir kenara bırakıp, dilimin döndüğünce ve objektif bir gözle gerçekleri aktarmaya karar verdim.
Yıllar önce… 2014 yerel seçimleri dönemi.
Önüme belediye meclis üyesi aday listesi geldi. Gözüm bir isme takıldı: Süleyman Karadağ.
“Kim bu adam?” dedim. Sordum, soruşturdum. Tanıyanlar “İyi insandır, dürüsttür” dedi. Ama siyasette “iyi insandır” lafına şüpheyle bakmaya alışmışız bir kere… Bekleyip görelim dedik.
Seçimler bitti, meclis toplandı. Çok geçmedi, Süleyman Karadağ yerel gazetelerin manşetlerinin göbeğine oturdu.
Neden mi?
Çünkü alışılagelmiş tiplerden değildi. CHP’li belediye başkanı Hasan Arslan bir önerge getiriyor, Karadağ ayağa kalkıyordu: “Bu önerge kamu yararına değil, halkın çıkarına uymuyor; ben buna imza atmam!”
Siyasette neye alışkınızdır biz?
Lider ne derse o. Parti ne derse o. Şak şak eller kalkar, iner. İtiraz etmek kimin haddine?
Ama Karadağ el kaldırmadı. Şerh koydu. “Önce halk, sonra parti” dedi.
Başkanların sevmeyeceği bir meclis üyesi modeliydi yani.
Cezası gecikmedi tabii… Parti disiplinine uymadığı gerekçesiyle ihraç edildi.
Siyasette ilkeli durmanın bir bedeli vardı, o da o bedeli peşin peşin ödedi. Ne partisine küstü, ne bir gün kapı arkalarında sitem etti. Hukuk mücadelesini başlattı, mahkeme kararıyla hakkı olan üyeliğini söke söke geri aldı.
Sonra?
Adliyede nerede bir siyasi, hak ihlali davası varsa, kapısı çalınan ilk isimlerden biri yine o oldu. Cebinden tek kuruş beklemeden, gencecik insanların avukatlığını üstlendi. Kamuoyunun yakından bildiği “Çav Bella” davasında Banu Özdemir’in yanındaydı mesela. O dönem kaleme aldığı savunmayı okuyanlar bilir; ucu kendisine dokunabilecek, hakkında dava açılabilecek kadar cesur, zehir zemberek bir hukuk metniydi. Bir adım bile geri atmadı.
Siyasetteki üslubunu zaman zaman fazla sert, fazla keskin bulduğumu ve eleştirdiğimi saklayacak değilim. Ama yiğidi öldürüp hakkını vermek lazım; siyasette herkesin kendine göre bir tarzı, bir yoğurt yiyişi var. Onun tarzı da tavizsizlik üzerine kurulu.
Dışarıdan bakarsın; soğuk durur, mesafelidir, kolay renk vermez. Ama aynı sofraya oturduğunda dost canlısıdır. Memleket meselesi açıldığında, haksızlığa uğramış birini anlattığında gözleri dolacak kadar da yufka yüreklidir.
Yıllardır siyasetin içinde… Siyaseti ikbal kapısı görenlerin aksine, hâlâ kirada oturan biri. Bilmem anlatabildim mi?
Benim bildiğim, tanıdığım Süleyman Karadağ bu.
Şimdi CHP Çiğli İlçe Başkanı koltuğunda oturuyor.
Bundan sonra ne mi olur?
Dün meclis salonunda sergilediği o tavizsiz ve ilkeli duruşunu, bugün örgüt yönetimine de yansıtabilecek mi? Masanın diğer tarafında da aynı Süleyman Karadağ olarak kalabilecek mi?
Onu da zaman ve Çiğli halkının takdiri gösterecek. Ben sadece sevdiğim bir dostumu, bir dost gözüyle değil; duygulardan arınmış, objektif biri olarak değerlendirmeye ve geçmişte unutulmuş olabilecek hafızayı yeniden canlandırmaya çalıştım.



























