Anama;
Ana kavramını hak eden, azı çoğa çeviren, yoku var eden tüm analarımıza…
Anneler gününüz kutlu olsun.
Masmavi bir gökyüzü… Artık mont ağırlık; montumu atmışım sırtıma yürüyorum.
Kar, boran, bereketli yağmurlar… Sonrası fırtınaları da atlatmış, baharı, yeşili, sıcağı hak ediyoruz diye içimden geçiyor.
Geçtiğim yerler yemyeşil. Çiçekler açmak için yarışıyor; arsız sarı çiçekler, papatyalar, gelincikler… Bir bahçede yabani kırmızı güller var; tomurcukların bazısı açmış, bazısı açmak üzere. O güzel renkler mest ederken kalbimden vücuduma bir sızı dağılıyor; burnum yanıyor, genzim sızlıyor.
Çok geçmişe gidiyor aklım yürümeye devam ederken…
Ana diyorum; “95 teneke gülün var, 20 teneke diğer çiçekler… Bahçe ağaç dolu, çok değil mi?”
Gülüyor.
“Allah hayrını versin,” diyor gülleri sularken.
“Bak oğlum, hepsi gül ama kırmızısı ayrı güzel, pembesi ayrı güzel, beyazı ayrı güzel, yabanisi, katkatlısı ayrı güzel…”
diye anlatıyor.
Bir tane pembe gül koparıp gösteriyor:
“Bak insan gibi… hepsi aynı ama birbirinden ayrı.”
“Adın Güllü ya ana, ondan mı seviyorsun?” diyorum.
“Gül sevilmez mi çocuk, insan sevilmez mi? Hayvanı, yeşili sevmeyen insanı sever mi?” diyor.
Annemi çok özlüyorum.
Eğer insan bir ağaç olsaydı annem çok güzel bir aşı ustası olurdu. İnsanlık, nefis terbiyesi, ahlak, efendilik, empati, asalet, gurur ve haysiyet gibi kavramları çok güzel aşıladı.
Bizi kimseye muhtaç etmeyen; kışları kazak ören, yazları gömlek pantolon diken, tadilat yapan bir terzi… Tek kalem malzeme ile güzel yemek yapan bir aşçı… Eski hikâyeleri anlatan bir masalcı… Bizi bir arada tutup iyi evlat yetiştirmeye kendini adamış bir insan mühendisi.
Bir gül ile neler gelirmiş akıllara…
Yarın, yani siz okurken bugün Anneler Günü.
Onsuz dördüncü Anneler Günü.
Gülüşü, seslenişi, öğütleri hâlâ kulaklarımda. Beni kırk beş yaşındayken dünyaya getirmiş. Kendimi bildim bileli hayatta hep tek korkum vardı: anne ve babamı kaybetmek. Nasıl dayanırım, nasıl alışırım diye düşünür, onları kırmamaya, üzmemeye çalışırdım.
“Demir olsam çürürdüm, toprak oldum da dayandım” derdim…
Ama dayanamadım.
En çok yanında kendimi bulduğum, en çok işten şaka yapıp kızdırdığım ama küstürmediğim… yanında hep en küçüğü kalıp büyümediğim, büyüyemediğim…
En son görüşümde yanından ayrılırken bile, onu gülme krizine sokup bana son cümleleri, gülüşmeleri arasında:
“Allah yüzünü güldürsün, dünyalar durdukça durasın…” demişti.
Son görüşüm olduğunu bilmeden…
Gece 00:30… Uykum yokken babamın sesiyle aklıma gelen bir şiirle içimdeki baba kaybının ateşi ile süzülürken, çalan telefonla “gel annen rahatsızlandı, ambulansa binmek istemiyor” cümlesini duydum.
Hayatımın en hızlı ve en yavaş yolculuğundan sonra… Evin kapısı açıktı. Üzerine çarşaf örtülmüş hâlini gördüğüm an…
Sonrası yamulmuş parmaklar, dirseklere kadar alçılı ellerimle ebedi istirahat için onu oraya koymanın acısı…
Sonrası mı…
Ölüm korkusunun daha da bitmesi, gülüşmelerin sönmesi, bir acı yel ve her şeyin hızla değişime uğraması… Haz ve lezzetlerin azalması… Bayramların, Anneler ve Babalar Gününün soğuk taşa yapılan dua ve sohbetlere dönüşmesi…
Bahçede bir tek karagül eksikti.
“Son demlerinde Halfeti’ye gidersen karagül almalısın, nisan-mayıs gelsin” derken…
18.12.2023…
Karagül buldum, evet diktim mezara ama tutmadı… ne fayda.
Kimseye akıl verecek değilim. Sonsuz özlem ayrı… ama bilin kardeşim; anne babanızın kadir kıymetini bilin.
Bugün o’nsuz 873 gün… dile kolay.
Anamın ve annelerimizin bugün değil, her gün günleri kutlu olsun.


























