Tabiri caizse mabedimdeyim; bir akşamüstü dayamışım sırtımı fıstık ağacına, güneş batış modunda. Güzel bir kızıllık kaplamış gökyüzünü, bugünlük paydos ediyor. İleriden bir kertenkelenin sesi geliyor kulağıma; toprak yavaş yavaş soğurken, hoş bir rüzgar ile kokusunu salıyor. Ama fıstık ağacının kendine özgü sakız kokusu daha baskın burnumda; huzur ve sükunet zaman dilimi başlıyor. İleride, köyden hafif dumanlar tütüyor; kim bilir kazanda ne pişiyor hane halkına… Diye düşünürken, son derece yorgun bedenim ve ağrıyan başım, “Hop!” diyor, “Evde yatakta bir seksen uzanmaktasın, daha o özgürlüğü hediye edemedin kendine.”
Haziran bitti, Temmuz’un üçü… Büyüklerimiz “tomus” derdi. “Ne alaka, Temmuz gibi bir telaffuz varken tomus demek?” derdim. Evet, bizim topraklara ait bir kelimeymiş; taa Sümerlerden kalma. Bereket, çobanlık ve tarım tanrısı Tammuz’un, yani Sümercedeki adıyla Dumuzi’den gelme olduğunu okuduğumda “Vay be!” demiştim. Meğerse şive ve telaffuz değil, atalarımızın diliyle şimdiki zamanca bir tabirmiş.
Bir Temmuz’da hava sıcaklığı yaktı,
İki Temmuz’da yobazlar aydın yaktı, “unutMADIMAKlımda”,
Üç Temmuz’da artık sıcaklar çekilmez,
Bu sıcakta gölgeden, serinden başka bir yere gidilmez,
Diye geçiyor günler işte.
Evet insanız; şikayet ederiz sıcaktan, soğuktan, nemden, kuru ayazdan. Bizi biz eden aslında bu doğal şartlar değil mi? Temmuz sıcak olmasa incir, üzüm, kavun nasıl olgunlaşacak; buğday nasıl başak olacak, değil mi? Zor şartlar değil mi sonunda lezzeti veren? Kolaya kaçmak insani bir kusur o zaman.
İnsana kendisini görmesi için aynaya bakması önerilir değil mi? Yanlış bir önermedir bana kalsa. Kışın yediğimiz nar ve limonun çekirdeğini, hayat döngüsü için Zehra Pamuk kızımla ekmiştik saksı altına. Şubat-martta toprağa attığımız çekirdekler bahar ayı ile uyandı, yaz ayı ile boy verdi, hayata tutunmaya çalıştı. Dikkatsiz bir el çok su verdi, boynunu büktü minicik gövdeler; direnen kazanacak sonunda, bakalım. Hayat gibi değil mi? Tanımlanamayan bir bebeklik, görünmeyen binlerce ihtimal ile hayatta kalma savaşı… Konuşup adım atarak, kendini ifade ederek bahar geliyor; ergenlik ile tam revaç sonrası yaz mevsimleri, 45 sonrası sonbahar gibi… İşte burada birer fidan, birer ağaç değil miyiz? “Aman kurursa kurusun” denilen bir ağaç, bir hayat değil mi? Bunu söyleyebilen birinde onur ne gezer, değil mi?
Hayatla mevsim eşdeğer; işte ben ömrümün Temmuz’unda yaşarken, kimisi için ekim, kasım… Kimi fidanken kırılır, kimi ise umut dolu tomurcuklarla doludur; dökmese bari. İnsan düşünen bir varlıktır elbette ama belki de ağaç gibidir: Kimisi çınar gibi babacan, kimisi fıstık ağacı gibi nazlı ve narin, kimi de çalı, diken işte… Ne yapacaksın, yaşayalım Temmuz’u.
Haziran sona erdi ve Birecik’te kebaplık patlıcan hasadı başladı; artık mangalda patlıcan kebabı zamanı, sıcak temmuz, lezzetli patlıcan kebabı zamanı. Sabah tarladan taze koparılan; sapı yeşil, gövdesi kömür karası patlıcanlar eşit şekilde 8’er santim kesilip kalın şişe, koyunun döşünden zırhla çekilip sadece karabiber ve tuzla yoğrulan etin arasına koyularak saplanır.
Elbette öncesinde mangalda deşti domatesi ve topak Antep biberi pişince, sanat olan kebap imtina ile pişirilip tepsiye düzülür. Üzerine az su serpip biraz terleyince o sanat eseri hazır olur. Hazırlaması, pişirmesi usulünce; yemesi de ayrı bir zanaattır, yemesi de ayrı bir zamandır. İnsanın birbirini yemesinden, patlıcan kebabı yemesi çok, çooook daha iyidir.
İyi temmuzlar!


























