“Uyuyalım” diyor üstad… Hiçbir şey olmazsa elbette sabah olur. Gecenin insana verdiği rehavet ve bugünün ağırlığı, yarının ilk ışığına sığınır.
Rüzgârlı, serin bir gece. Koku hafızası bende hep güçlü olmuştur. İyi bir kokuyla umut yeşerir, ruh tazelenir. Bu akşam rüzgâr uzaklardan çam kokusu taşıyor burnuma; içinde yanan odun ve ince ince sakız ağacı karışmış. Çoktandır böyle bir koku almamıştım. Rüzgârın özgürlüğü bambaşka… Yazın en sessiz kurtarıcısı.
Keyif almak lazım diyorum ya… Bir rüzgâr, rüzgârın kokusu… Kendini dinlemek, sessizliği koklamak. Bazen hiçbir şey yapmadan sadece olmak. Ayın doğuşunu izlemek, akşamın ilk saatlerinde yıldızlara bakmak. Büyükayı ile Küçükayı’yı ayırt etmeye çalışmak. Yeni doğan günü yeni umutlarla karşılamak.
Biliyorum, gün içinde nefes aldığımızı bile fark etmeden koşturuyoruz. Modern insan olarak çoğumuzda mutsuzluk ve umutsuzluk kol geziyor. Bunun elbette birçok sebebi var: ekonomik, sosyal, sınıfsal, bölgesel…
Üretimden çok tüketime evrildik epeydir. Nostalji yapıyorum bazen; eskiden mi daha iyiydi diye. Belki de dünya evrensel bir köy olmadan önce, daha yereldi her şey. Çıta belliydi. Gelir gider dengesi düşük olsa da “yetiyor” duygusu daha güçlüydü. Dayanışma, el birliği daha görünürdü.
Bugün görece daha iyi şartlardayız ama küreselleşmeyle birlikte her şey değişti. Dünyanın öbür ucu öbür odadan yakın hale geldikçe, farklı hayatlar, farklı standartlar cebimize girdi. Hep “daha iyisi, en son modeli” dedikçe gider kalemleri arttı. Üç kişi üç artı bire sığamaz olduk. Temel yaşam ihtiyaçları sürekli bir sopa ucundaki havuca dönüştükçe, mutsuzluk da derinleşti.
Elbette daha iyi için mücadele edilmeli. Ama bunu elimizdeki kıymeti bilerek, keyifle, aşkla ve umutla yapmalıyız.
Bir çocuk gülüşü… Bir manzara… Bir ağaç… Bir kuş sesi… Sıcak ekmek kokusu… Bir şiir… Bir kitap… Bir müzik…
Zaman takıntım son dönemde zirvede. Bu tempoyu biraz yavaşlatmak şart. Eskiler neden güzeldi diye soruyorum bazen. Belki de her şeyde daha fazla emek vardı. Bir yemekte, bir meyvede, bir şarkıda…
Yorgun bir günün ardından gece esen serin rüzgâr, esenlik veren bir kahve, gözleriyle gülen minicik bir kız, şahane bir piyano eseri… Yarın için umut depolamaya yetiyor bana.
“Öyle yıkma kendini, öyle mahzun, öyle garip…” diyordu Ahmed Arif. Sevgilisine yazdığı mektuba pul almak için hamallık yapmıştı. Niye? Umudu vardı, ümidi vardı, sevgisi vardı.
Keyifle… umutla… sevgiyle…


























