İnsanı olgunlaştıran nedir?
Hayata başlamak mı? Hayatın içinde ezilmek mi? Darbeler mi? Zaman mı? Yaşamak mı? Ne?
Belki hepsi… belki de hiçbiri.
Süpermarketin meyve-sebze reyonunda gezinirken aklıma takılan soru yine peşimi bırakmıyor. Gözlerim yerel bir tat arıyor. Avokado, ejder meyvesi, Hindistan cevizi, kivi… hepsi duruyor raflarda. Ama ben bir umut hönüsü üzümü peşindeyim.
Tezgâhta üzüm var elbette. Birkaç çeşidi Şili menşeli. Tipinden belli; fazla düzgün, fazla estetik, botokslu gibi duruyor. İçim ısınmıyor.
Aradığım yok. Ama aklıma bir kere yazıldı mı üzüm, çıkmıyor.
Bu sene hönüsü kıt. Tezgâha düştüğünde baklava satışlarını bile düşüren o üzüm… Hak veriyorum üreticiye. Tarladan yok pahasına kalkıyor. Zahmetli, uzun soluklu bir iş. Para da etmiyor çoğu ürüne göre.
Üzüm acayip bir meyve.
Sonbaharla birlikte kahverengi, odunlaşmış bir dal gibi kalan asma, ilkbaharda minik yeşil yapraklarıyla yeniden selamlıyor dünyayı. Aradan toz gibi ufak, beyazımsı bir şeyler süzülüyor salkıma. Hava ısındıkça minik yeşil taneler beliriyor.
Yavaş yavaş büyüyor salkım. Rüzgâr vurdukça hışırdayan yaprakların arasında minicik yeşil toplar… Günler geçtikçe doluyor. Ekşi iken ayrı güzel, büyüdükçe ekşi-tatlı arası bir hâl alıyor. Arı da seviyor o tadı, tavşan da, tilki de.
Sonra ya sararıyor ya kızarıp kararıyor. Hem narin hem hırçın.
Büyüyor. Yemyeşil yaprakların arasında boy veriyor. Yüze gülüyor umut işte.
Ama bu kadar mücadelenin ardından bir gün o daldan, o yuvadan kopacak. Ya büyüten güneşin altında kuruyacak ya soframıza düşecek. Ezilecek, kaynayıp pekmez olacak. Maya tutarsa şarap, çürümeye yüz tutarsa sirke… Tekel kalsa belki rakıya gidecekti. Şıra olacak, suma olacak. Olacak da olacak.
İnsan gibi değil mi?
Cins cins. Kimi sofralık, kimi bozulup sirke, kimi bekledikçe kıymete binen, koleksiyonluk bir şarap.
Esas mesele nerede derseniz:
Doğuştan itibaren süren mücadelede mi?
En güzel döneminde dalından kopmakta mı?
Anında tüketilmekte mi?
Güneşte kuruyup kendi haline kalmakta mı?
Keskin olup küpüne zarar vermekte mi?
Ezilip şarap olup kalitenin zirvesine varmak mı?
Yoksa kaynaya kaynaya, boğula boğula başka bir şeye dönüşmekte mi?
Bilmiyorum.
Şunu anımsıyorum yalnızca. Nâzım demişti:
“Ve açsak, yorgunsak, al kan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!”
İnsan kendi olgunlaşma sürecini mi yaşıyor, yoksa başkalarının onu dönüştürmesine mi katlanıyor?
Yoksa coğrafya kaderdir deyip, nerede asma isek oradan çıkan üzüm misali bir şeye mi dönüşüyoruz, dönüştürülüyoruz?


























