Zaman geçiyor olanca hızıyla. Zaman çizelgeleri birbirini kovalıyor. Herkes kendi rutininde, gözler hep gelecekte, henüz belli olmayan güzel günlerde takılı.
Arıyor herkes daha iyisini, kalitelisini, daha güzelini. Her şeyin en iyisini tüketiyor hunharca; geçmişi, geleceği…
Şimdilik gökyüzü bedava. Batan güneşi izlemek, köpürüp gelen bulutlarda silüetlere bakarak hayal kurmak ücrete dâhil değil.
Gökyüzü de bu ara bir acayip. Bir tarafta kara bulutların arasında çakan şimşekler, insanoğluna haddini bildiren bir edayla. Diğer tarafta köpürerek gelen bembeyaz bulutlar ve onların gölgesinde kanat çırpan güvercinler.
Gökyüzünü izlemek için bir neden daha.
Ahenk hâlinde kanat çırpan güzellikler… Çakmaklı postası, Bağdadi, müsevvet, kanat postası… Ayrı bir dünya, ayrı bir zevk. Bu hobiye bir kez dâhil olanın hastası olduğu, anlamayanlar içinse lüzumsuz bir zevk.
Bir şeyi değerli yapan, onun gerçekten değerli olması mı, yoksa insanın ona yüklediği anlam mı?
Zevkler ve renkler bir yana, Y kuşağının evcil hayvanlarla ilgili anıları çoktur.
Sokaktan eve dâhil edilmeye çalışılan kediler, köpekler… Eve alınamazsa gizli gizli sokakta bakılıp zamanla alışılan dostlar. Bazen kafeste bir muhabbet kuşu ya da kanarya, yuvasından düşen bir serçeyi büyütme çabası, kuş pazarından satın alınıp eve gizlice sokulmaya çalışılan güvercinler…
Bir canlının değerini bazen nadirliği değil, onunla kurduğumuz hatıralar belirler.
Bu konuda kendimi müthiş şanslı sayanlardan biriyim. Belki de ebeveynlerimin canlılara duyduğu merhamet sayesinde çok farklı hayvanlarla anılar, bilgiler ve hatıralar biriktirdim.
“Anne, at beslemek istiyorum.” dediğimde;
“Oğlum, ona yem dayandıramazsın. Nereden bulacaksın o kadar yemi? Kuru üzüm, incir, havuç, şeker yer; bol arpa, buğday sever. O gücün mü yeter, ona para dayandıramazsın.” diyen, “Nereye koyacaksın atı?” diye sormayan insanlar…
Bir akşam dama düşen bir posta güverciniyle başladı bende de güvercin sevdası. Bir tane de dişi alınca babam yanına, çok güzel anılar birikti güvercinlerle.
Ama acayip bir camiadır. Çok farklılık gösteren bir hobidir bu sevda.
Sekiz yaşında ve seksen yaşında bir çocuğun ortak sevdasıdır.
Sabah uykusuna düşkün olan adamı bile sabah serinliğinde kuşlarını uçurmak için dama, çatıya çıkarır. Akşam hava kararmadan uçurabilmek için ışınlanır eve.
Bir defa gözü göğe diktin mi o kafa inmez aşağıya. Sürekli yukarı bakar. Yüz kuşun içinde favori kuşunu seçer o gözler semada. Kimden, ne zaman aldı kuşu, anası, danası, şeceresi… Hepsini bilir.
Biraz kontaktır kuşçu tayfası. İnsana karşı agresifken ölen bir kuşa hüngür hüngür ağlar kocaman adamlar.
Bir çift kuş için evin, otomobilin anahtarını masaya bırakır.
Gökyüzü bedava, ama onda uçan bir çift kanadın bedeli bazen bir evdir.
Disiplinli bir hayatı yoksa bile o kuşlarla hayatı disipline olur.
Elbette her camiada olduğu gibi vardır iyisi kötüsü, orası ayrı bir mesele. Ama dedim ya, gökyüzüne vurulduğun anda mesele bitmiştir.
Belki o yükseldikçe, senin varamadığın uzaklıklara, kuramadığın hayallere kanat çırpar senin yerine.
Belki de kuşçu, o kadar yüksekte kendi evini bulan minicik bir kalbin aidiyet duygusuna âşıktır.
Biten bir umudun yeniden yükselmesi gibidir belki irtifa alması.
Belki de insanlarda bulamadığı bir masumiyete sığınmaktır.
Aslında o da bilmez. Merhametini sadece güvercinlerine yansıtır. Belki kalpler konuşur.
Belki de bir şarkıda söylendiği gibi, “Uçun kuşlar, uçun…” Çünkü onlar, burada kalmayan hayatlar için çırpılan kanatlardır.


























