1989 yerel seçimleri Türkiye siyasetinde önemli bir kırılma anıydı. Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP), ülke genelinde birinci parti oldu ve pek çok büyükşehir belediyesi sosyal demokratlara geçti. Ancak bu büyük fırsat iyi değerlendirilemedi. İstanbul’da patlak veren İSKİ skandalı, musluklardan akan lağım suları, çöp depolama tesislerindeki patlamalar; yeni yayına başlayan özel televizyonlara yayın süresini dolduracakları bolca malzeme verdi.Gece İSKİ’yle yatan halk, sabah İSKİ’yle uyandı.
Bu tablonun üzerine bir de CHP’nin yeniden açılması eklendi. SHP’nin içinde Erdal İnönü’ye karşı defalarca genel başkan adayı olan ve hepsinde hüsran yaşayan Deniz Baykal, bu kez farklı bir stratejiyle ortaya çıktı: CHP’yi yeniden açtı ve SHP’nin oylarını bölerek zayıf düşürdü. Ortaya çıkan parçalı yapı, 1994 seçimlerinde İstanbul ve Ankara dahil pek çok büyükşehrin Refah Partisi’ne geçmesine yol açtı. Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’yla başlayan yükselişi de, Baykal’ın SHP’yi içine almış CHP’nin başına geçmesi de bu dönemin ürünüdür.
Bugün Türkiye benzer bir eşikte duruyor. AK Parti, 1990’ların bu tecrübesini çok iyi analiz etmiş görünüyor. Stratejisini de bu hafızaya dayandırıyor. Ama bir farkla; Bu sefer çalışan belediyelere algı çalışması yaparak.
CHP’li belediyelere yönelik son dönemde artan operasyonlar, sadece yargı süreçleri değil; aynı zamanda siyasal hesaplaşmaların sahnesi haline gelmiş durumda. İstanbul’un bazı ilçelerinde, Adana’da, Antalya’da ve Adıyaman’da yaşanan gelişmeler, kamuoyunda operasyonların sadece adli deği değil, siyasi de olduğu düşüncesini güçlendiriyor.
CHP ise, ne yazık ki 90’ların parçalı görüntüsünden tam anlamıyla kurtulabilmiş değil. Parti içindeki gruplaşmalar, hizipleşmeler, ekipçilik ve yerel yönetimler üzerindeki güç savaşı, dış müdahalelere açık bir zemin yaratıyor. Son dönemde bazı belediyelere yönelik baskınlar, sadece iktidarın hamleleriyle değil, CHP içindeki iç rekabetin de etkisiyle güç kazanıyor. Parti içinde bazı grupların bu operasyonları kendi içlerindeki siyasi rövanşlara alet etmesi, özellikle genç ve başarılı başkanlar üzerinde ciddi baskı yaratıyor.
Oysa AK Parti tabanında bile bu operasyonlara dair kuşkular var. Ekonomik krizle boğuşan toplum, bu tür hamlelerin adaletten çok siyasete hizmet ettiğini düşünüyor. Bazı AK Partili isimlerin bile, bu operasyonların Erdoğan’ın yeniden adaylığının önünü açmak ve iç cepheyi tahkim etmek için yürütüldüğünü dillendirmesi dikkat çekici. Hal böyleyken, CHP içinde bu süreci bir “tasfiye fırsatına” dönüştürme eğilimi, muhalefetin hanesine daha fazla zarar yazıyor.
Elbette yolsuzluk varsa üstü örtülmemeli. Ancak bir başka gerçek daha var: CHP’li yöneticiler, özellikle başarılı belediye başkanlarını yıpratma ya da yalnız bırakma eğiliminden vazgeçmeli. Çünkü kamuoyunda oluşan algı şu: AK Parti iktidarını devam ettirme strateyisiyle geliyor, CHP ise kendi iç çelişkileriyle bu stratejiyi kolaylaştırıyor. İzmir’de ve diğer bazı illerde duyulan “Sıra kime geliyor?” endişesi, sadece kişisel bir korku değil; örgütsel motivasyonu da baltalıyor.
Bu yüzden CHP’nin artık kısır döngüleri kırmaktan başka çaresi yok. 1990’ların başında yaşanan siyasi gelişmeleri iyi okumalı ve parti kendi içindeki bölünmüşlüğü aşmalılar. Başta genç ve üretken yerel yöneticiler olmak üzere, tüm kadrolarına sahip çıkmalılar. AK Parti ise, kendi tabanından gelen “kendi ayağımıza sıkıyoruz” uyarılarını dikkate alıp, rakiplerini yıpratmakla değil, halkın artan geçim derdiyle yüzleşmekle meşgul olmalı. Çünkü seçmenin gözü kulağı artık kimin iktidar olacağında değil, mutfaktaki tencerenin altını tekrar kimin yakacağında.


























