Var mıydı bilmiyorum. Yok muydu, onu da bilmiyorum ama… Belki de farkına varılan bir yıldız kayması gibiydi. Kafamızı çevirene kadar kaydı ve gitti. Arıyor gözlerimiz semada, görene kadar ama… Bazen oluyor böyle. Herkese olur herhalde.
Bir sokaktayım, akşam vakti. Han gibi bir yer. Sessizce geçiyor insanlar, tıpkı birer silüet gibi. Kafaları yerde dolaşıyorlar. Uzaktan dökülen ışık hüzmeleri, sarı bir lambanın titrek ışığı… İçimde bir ürperti.
Bakınıyorum, ilerliyorum, dolaşıyorum. Aynı yerdeyim. Tekrar dolaşıyorum. Nereye çıksam aynı yerdeyim. Kalbim hızlanıyor. “Evet,” diyorum, “kapı burada. Biraz önce gördüm.” Ama yine aynı. Daha bir tedirgin oluyorum.
Sonra bir irkilme… ve sıçrıyorum yataktan. 04:17. Dışarıya bakıyorum. Karanlık artmış vaziyette. “Demek ki şafak çok yakın,” diyorum. Ama Fecr-i kâzib. Yalancı şafak. Fecr-i sâdık değil.
Bir yudum su ferahlatıyor ama… İkinci yudumda düşünüyorum: Neyi arıyorum? Arıyorum. Evet, her zaman. Anlamı arıyorum. Manada anlam, anlamda mânâ. Anlamadan aranır mı? Aranıyor… Fecr-i kâzib ile tedirgin bir rüyadan sonra şafak aranıyor.
Uyumak için iyi bir yatak. Bebekken anne ve anne kokusu. Çocukken büyümeyi. Okulda ödevi, evi. Sonra anlamı büyümekte, kazanmakta, itibarda… Arıyorsun. Farkında olarak ya da olmayarak. Olacaklara anlam yüklüyorsun. Olmayanlarda mutluluğu arıyorsun. Keşkeler düşüyor diline. Olasılıklar kapanmışsa bile oldurmayı arıyorsun. Dışarıda arıyorsun hep. İleride arıyorsun.
Ama sorun da cevap da burada değil. Sende. İçinde. Yeterince aranmalı…
En son ne zaman huzurla uyandın? Kocaman bir “günaydın” dedin kimseye? En son ne zaman bir sokakta bir köpeğe su, bir kediye mama verdin? Gökyüzüne bakıp yaşadığını hissederek derin bir nefes aldın? En son ne zaman kendini değil de bir başkasını düşündün? Bir muhtaca iyilik ettin? Elindekiyle yetinip bir başkasının mutluluğuna ortak oldun mu? Sağlığın var diye şükrettin mi? En son ne zaman?
İşte… Ne zaman neyi aradın? Nerede aradın? Nasıl aradın?



























