Her karanlığın içinde bir aydınlık, her aydınlığın içinde muhakkak bir karanlık vardır.
Ama karanlıklar aydınlığa, aydınlıklar da karanlığa kaybolmaya mahkûmdur.
Bir zamandır yoktum; vardım ama yoktum. Yine bir hayalet misali süzüyordum köşeden hayatı, getirileri, gelenleri, gidenleri… Yazmak önemli değil; bir kalemin mürekkebini nasıl bitireceğiniz size kalmış. İster karalayın, ister başucu eserleri yazın — size kalmış.
Radyoda sade, cızırtılı bir şekilde çalan bir Neşet türküsü gibi:
“Gâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi,
Gâh inerim yeryüzüne âlem seyreder beni.”
Misali bir varız, bir yokuz; yokluk içinde varlık, varlık içinde yokluk… Soyut bir düşünceyi somut hale getirmek gibi; içinde olan bir ideali eyleme dökmek gibi.
Sonbahar bu açıdan çok verimli bir dönemdir: düşünmek, dinlemek, kendini dinlemek, kopup gitmek bir yaprak gibi… Sonra başka bir yaşam formuna girmek için görmek, gözlemlemek, farkı anlamak gerekir.
İlkbahar, yenilenme sevinciyle gözü hiçbir şey görmez insanın; ılık akşamlar, taze doğa kokusu ve güneşin ısıtan yüzü seni bir yerlere çeker götürür. Evde, derste, fabrikada olsan bile yüreğin başka yerlerde olur.
Yaz, sıcaklarıyla içgüdüsel yaşamaya ve suya düşerek zamanı ilerletmeye dönüşür.
Kış, üşümek, ıslanmak ve sürekli olarak ısınma arayışı içinde geçerken, bu bağlamda sonbahar aradan sıyrılıp gelir.
Sonbahar, Adrian Berenguer’in Farewell parçası gibi toparlanmadır; girişteki piyanodan viyoline geçişi gibidir. Eylül, ekim, kasım sıralanır; başlar sene sonu muhasebesi. Ağustos böcekleri iyiden iyiye susar, kara sinekler olanca güçleriyle evlere hücum eder, sivrisinekler ise kan davasında sezonu kapatır.
İnsanın içini bir durgunluk kaplar ve düşünmeye başlar.
Ve yolun sonunda düşünceler, Hayyam misali açar:
Karanlık aydınlıktan,
Yalan doğrudan kaçar.
Güneş yalnız da olsa etrafa ışık saçar.
Üzülme, doğruların kaderidir yalnızlık;
Kargalar sürüyle, kartallar yalnız uçar.
— Ömer Hayyam

























