Yeni günün ilk saatlerinde, insanlar henüz uykudayken benim günüm başlar.
Kendimi dinler, kafamla sessizce konuşur, uyuyan denizimi seyrederim. O anki ruh hâlime göre müzikler açar, günün zehrini zihnimden atmaya çalışırım.
Müzik listelerim de en az kafam kadar dağınıktır.
Bir kırlangıç kanadına döner yüreğim
Yüreğimi gökyüzüne çizer giderim
Yaralı bir bulut olur ağlar yüreğim
Yüreğimi gül dalına asar giderim,
Asar giderim…
Şarkının girişindeki bu dizeler tam da o sessiz zamanlara yakışır. Şairlerin ve yazarların gözünden bakmaya çalıştığım için, sıradan şeyler bile benim için başka imgelere, başka anlamlara dönüşür.
Empati, görünmeyeni görmeyi öğretir insana. O hissin içinde kaybolmak ise edebiyatın en derin sebeplerinden biridir.
Telefon galerim de zihnimden farksızdır: makine parçaları, doğa fotoğrafları, eski ekran görüntüleri…
Onları temizlerken geçmiş kendiliğinden su yüzüne çıkar. Marcus Aurelius’un Milattan sonra 160-180 yılları arasında yazdığı gibi:
“Yaşam; öven için de kısa, övülen için de. Hatırlayan için de kısa, hatırlanan için de.”
Gerçekten de her şey, ne olduğunu tam anlayamadan anıya dönüşür. İyi, kötü, acı, tatlı… Zamanın kokusu ve hisler kalır geriye.Yediğin, içtiğin, gezdiğin kalır seninle, derler.
Bende kalan ise hep aynı özlem: sade, huzurlu ve keyif üzerine kurulu bir hayat.Çünkü keyif benim için pahalı bir kavram değil. Zeytine biraz biber ve kekik ekleyip ekmeği kızartmak keyiftir. Bir manzarayı kafanı susturup izlemek, bir çiçeğin ince detaylarında kaybolmak keyiftir. Bir çocuğun gülüşündeki saflığı hissetmek, sıcak ekmek kokusuna kapılmak, salkım söğüdün yapraklarının rüzgârla dansını seyretmek keyiftir. Karanlıkta huşu içinde ibadet etmek, iyi bir film, ya da gökyüzünde Merih’i bulmak da öyle.Bu dünyaya biraz gelip geçmek, biraz da iz bırakmak için uğradığımızı düşünüyorum.
Zamanın bu kadar dar, kaosun bu kadar yoğun olduğu bir yüzyılda ruhumuzu diri tutmanın, dünyaya başka bir gözle bakmanın en samimi yolu belki de bu küçük keyiflerde gizli…


























