Gece, karanlığa el ayak çekilip sessizlik çöktüğünde beynim konuşmaya başlıyor demektir. Geveze muhabbet kuşlarım uykuda, kanarya loş bir ışık hüzmesi görüp tek bir “cik” diyor. “Hayırdır kardeş?” dercesine. En iyisi gecenin büyüsüne teslim olup konuşmaya başlamak.
“Gece bizim, ışık bizim, doğarız her yok oluştan.”
Bu dize zihnimde yankılandı ve hemen antik Mısır’ı getirdi aklıma.
Güneş battığında Ra, Duat’a yani yeraltı dünyasına inerdi. Orada yılan başlı kaos tanrısı Apophis’le bitmez tükenmez bir savaşa tutuşurdu.
Ra ile Apophis dövüşedursun; ben de kendi savaşımı veriyorum. Ters bir hareket yüzünden “eğe batması” dedikleri kaburga incinmesini yaşadım. Şimdi her nefes bir acı, öksürük zulüm, hapşırmak ise resmen ölüm. Kaburgada kırık, çatlak ya da ezilme olduğunda yapabileceğin pek bir şey yok. İyileşme uzun, sancılı ve sabır istiyor.
İnsan gerçekten garip bir varlık.
Elindekinin kıymetini genellikle kaybedecek hâle gelince anlıyor. Rahat bir nefes almak, keyifle öksürüp boğazını temizleyebilmek şu anda bana lüks gibi geliyor. Hele toz, polen ve alerji mevsiminde…
Dün gece reels’lerden birini izliyordum. Genç bir doktor, hastasının hikâyesini anlatıyordu. Adamın ayağındaki damar-sinir sorunları yüzünden bacağı bilekten kesmek zorunda kalmışlar. Doktor o sıralar yeni bir ayakkabı almış, beğenmeyip iade etmeyi düşünüyormuş. O vaka sonrası aklına şu cümle gelmiş:
“Ayakkabı değil, ayakkabı giyecek bir ayağım var.”
O cümle içime oturdu.
Her insan kendisinde olanla, başkasında eksik olanı görüp şükrediyor. Bu biraz egoizm, biraz aşağı yönlü sosyal karşılaştırma olabilir. Ama sonuçta önemli olan tek şey: Var iken kıymetini bilmek. Yoksa ham doğamız gereği mi hep sonradan akıllanıyoruz?
Sahih bir hadis bu uzun mevzuyu en güzel şekilde özetliyor:
Hastalık gelmeden önce sağlığın,
İhtiyarlık gelmeden önce gençliğin,
Meşguliyet gelmeden önce boş vaktin,
Fakirlik gelmeden önce zenginliğin,
Ölüm gelmeden önce hayatın kıymetini bilin.


























