Haziran’ı da bitirdik diyorum. Yağmurlar kesilip yeşile doymadan birden gelen Haziran sıcağı… Kışın Balkanlar’dan gelen soğuk hava dalgası yerini Afrika’dan gelen sıcaklara bıraktı. Ejderya… Pardon, ejderha sıcaklarıyla dans etmeye başladık ve Haziran bitiyor.
“Bende tarçın, sende ıhlamur kokusu
Yürürüz başkentin sokaklarında.
Bir nehir şu tutuk konuşan cumartesi,
Üstünde iki yonga: Çarşamba, bir de cuma.
Ayrılık lafları etme sevgilim,
Önümüz Temmuz, önümüz Ağustos nasıl olsa…”
Nasıl olsa geçiyor… Nasıl geçiliyorsa öyle ya da böyle.
Modern çağın yarışından zaten vazgeçeli çok oldu. Bir sumak ağacının yemyeşil meyvesini yeşil yapraklar arasından selamlaması, rüzgârın hükmü, ayın gökyüzünden bana selam vermesi beni daha çok cezbediyor.
Yazları gündüz vakitleri Oscar’ın çöl maceralarını andıran bir hayatta kalma mücadelesi; serin ve gölge alan aramakla geçiyor günler. Eskiden dut ağacı arayan yaşlılar, zamana ayak uydurup sıcak saatleri AVM’lerde geçiriyor.
Evet, beton kentlerde klima ve serinleme edevatlarıyla iki buçuk ayı kazasız belasız atlatmaya çalışıyor herkes. Gündüzleri çoluk çocuk kendini evde muhafaza edip ikindi serinliğinde dışarı atıyor.
Babam, “Şehirde büyüyen çocuklara acıyorum.” derdi.
“Köyde çocuk özgürdür. İstediği gibi top oynar, bisiklete biner, gezer. Sıcak saatlerde çaya girer, balık tutar, meyve yemeye gider. Akşam ezanında eve gelir, yorulur, kuzu gibi uyurdu.
Ama şehirde öyle mi? Evde koşma, alt komşuya ses gider, dur. Sokağa çıkma, araba geçiyor, dur. Kalabalıkta kaybolursun, yanımdan ayrılma, dur…”
Çocuğun çocukluğu “dur” denilmesiyle geçiyor.
Hakikaten de öyle.
Koşullar nedeniyle köylerden kentlere göç arttı. Mahalleler büyüdü, barınma sorunu gecekondularla ve kenar mahallelerle kuşatıldı. Yardımlaşma, birbirini kollama ve mahallenin sahiplendiği çocuklar zamanla yerini “bizim apartmanın çocuğu”, “bizim sitenin çocuğu” anlayışına bıraktı.
Ama orada kaldı. “Biz” orada kaldı.
Sonra “ben” diyen tipler türedi.
Mesela yaşadığım bölgede belediye ile TOKİ iş birliği içinde güzel bir yaşam alanı kuruldu. Parka, durağa, camiye yakın olanlar kendilerini daha şanslı saydı. Sonradan ev alanlar ise parkı, camiyi, durağı kendi malları gibi görmeye başladı.
Kimisi akşamüstü parkta oynayan çocuklardan, yaşayamadığı çocukluğun hıncını almaya kalkıyor. Sekiz on apartmandan oluşan sitelerde apartmanı kendi mülkü sanıyor. Toplumda görüşüyle, duruşuyla yer edinemediği için kat malikliğini kimlik edinip kendini olduğundan büyük görüyor.
Evet, şimdiki çocukları birçok açıdan şanslı sayıyoruz. Farklı imkânları var. Daha özgür görünüyorlar, özgüvenleri daha yüksek.
Ama her dönüşte trafik tabelası misali bir “DUR” yazısı karşılarına çıkıyor.
Parkta dur…
Sokakta dur…
Araba geliyor, motosiklet geliyor, dur…
Kat malikliğinden egosunu besleyenler, yaşayamadıkları çocukluğun hıncını parkta oynayan çocuklara ahkâm keserek çıkarıyor:
“Oynama… Dur.”
Belki de bugünün çocukları oyuncak bakımından daha zengin; ama çocukluk bakımından bizden daha fakir…


























