Mutfakta sarkan avize, dışarıdan dolan rüzgârlı hava ile ritmik bir şekilde dans ediyor. Kaçak çay, iri kıyım tütün ve yolunu şaşırmış bir rüzgâr uğultusu akşamıma eşlik etmekte. Şehrin içinde nefes almak neredeyse imkânsızken, metropolden uzak olduğu için burun kıvrılan bu semtte sessizliğin sesini dinlemek en büyük zenginliğim.
Hayat, her şeye rağmen devam ediyor. Çevremizde yaşanan kayıplara ve onların yarım kalmış hikâyelerine, yaş ilerledikçe daha yakından şahit oluyoruz. Bu duygularla nasıl başa çıkacağımızı ise ancak yaşayarak öğreniyoruz.
Zaman… Ah o zaman! Daha önce de dediğim gibi; insanı eğiten, zamanı ve zamansızlığı öğreten, sonra da mezun edip “miş’li geçmiş zamanın” içine gömen bir sistem gibi…
Ben bunları düşünürken, bakır çaydanlıktaki çay “ben buradayım” dercesine kaynama sesiyle kendini hatırlatıyor. Karmakarışık müzik listemde Hasan Hüseyin Demirel şarkıları çalıyor o sırada:
“Hey arkadaş, yine efkârlı mısın? Gözlerinde nice gizli sırlar…”
Akşamlar, akşamlar… Ayrılıktan başka kimimiz var? Çok güzel eserler bırakarak kendini zaman okulundan erken mezun etmişti Hasan Hüseyin Demirel…
Yorgunluk çayımı yudumlarken, biten günü ve Ahmed Arif’in o meşhur mısralarını düşünüyorum: “Şu telaşlarım bir bitse diyorum. Belki uzaklara giderim. Çoktandır gitmek istediğim yollar var.”
Geçtiğimiz günlerde hayatın içinden ufak bir zaman çalıp komşu coğrafyaya doğru hızla ilerlemiştim. Karasalın kuru sıcağından Akdeniz’in nemli sıcaklığına geçişi, yemyeşil yolları, narenciye bahçelerindeki küçücük mandalinaları ve deniz hasretini gideren kıvrımlı caddeleri şimdi içimde tatlı bir rehavetle yudumluyorum. Aşırı rüzgârdan dolayı yüzmek yerine dalgalardan dayak yesek de, rutinden uzaklaşmak bu bünyeye iyi gelmişti.
Amanos Dağları’nın eteklerinde minyatür bir Karadeniz iklimi yaşamak; doğayla iç içe, mekanik ve insani gürültülerden uzak, kendi hâlinde ve beklentisizce var olmak… Yaşamak yani. Ama hep emekli olunca yaşamak… Sanki yarının bir garantisi varmışçasına ertelenen bir hayat.
Otuz yıl önce ilk kez gittiğim o yörede, tepeye çıkıp vadinin derinliğine baktığımda hissettiğim şey ihtişam, heybet ve ürkütücülüktü. Bol oksijen içindeki o anların kahramanlarından hayatta kalan var mı bilmiyorum. Onlar da benim gibi mi düşünmüştü acaba?
Şimdi bahçeler arasından zamana uygun hızlarla dönüp tilki misali yine kürkçü dükkânındayım. Karşımda rüzgârın sesi…
Gitmek gerekir bazen. Fazla yormadan, daha çok bıktırmadan. Ardına bile dönüp bakmadan. Eğer vaktiyse…
Can Yücel.


























