Ağustos sonu, ağustos böceğinin nabzı düşük seviyede seyrediyor ki sakın sakin sükunete uygun ötüyorlar.
Ama ileriden sessizliği iki ayaklı bir Arizona kertenkelesi sesi bozuyor. BÖĞÜRÜYOR, gevrek gevrek sövüyor. Hırt.
Aslında sokak köpekleri yerine o tipler toplansa daha hoş olurdu kanımca ama sesi kesiliyor. Sonsuza kadar kesilir umarım.
Her neyse…
Evin semaya açılan, yani şimdiki evlerin dış dünya ile tek temas ettiği yerde izliyorum caddeyi. geçen işçi servisleri, kendini bir an önce eve atmak için azalan şarjlarını son bir gayret ile tüketen adımları…
Bir yandan da bağlama ile yapılan alternatif müzikler keyif verse de müzikle gevezelik yapan muhabbet kuşlarının sesi de çekilmiyor. Renk cümbüşü ve neşeli tavırları olmasa hiç çekilecek gibi değiller.
Bir yandan da bakınıyorum.
Görüyorum, anlıyorum, özlüyorum.
Sukulentlerim yeni yerini sevdi. Kaktüsleri hâlâ çözemedim; iki yıldır icraat sıfır.
Bir yandaysa saksıdaki yeni aldığım fidanlarım, yani ağaçlarımı izlemek bile mutlu ediyor. Onları Japon sanatı bonsai yapacak sabrı, imkânı, zamanı kendimde bulamasam da saksılarında keyifleri yerinde gibi, rüzgârda salındıkça.
Leylak ağacının kendini her gün hızlıca sallanıp budaklanması şaşırtıyor.
Oya ağacının üzerindeki yuvarlak tomurcuklar sabırsızlandırıyor.
Arbequina zeytin, sert budama sonrası minicik bir yaprağıyla selamlayıp mutlu ediyor.
Gül tomurcuk yapmış, nazlı; iki gündür açmadı.
Okaliptüs çok hızlı büyüme derdinde, benden de aceleci.
Defne biraz üzgün sanki. Derdini anlayamadım.
Otuz beş saksıyı küçücük balkona Japon disiplini ile dizdiğimi görseydi rahmetli anam:
“Heh işte… Ne güzel olmuş. Burayı çok eyi etmişsin beyle, çoh eyi. Hele bak Allah’ın işine aynı toprak aynı hava aynı su ama ayrı, insan gibi bak.
Çiçeğe, çocuğa doyamadım. Bak, sevilmez mi? Şenlenmiş eyi beyle” derdi.
Onu da çok özlüyorum.
Sesini unutmak korkutuyor…
Kafamın içi hiç boş durmuyor.
Bakıyor, görüyor, analiz ediyor, düşündürüyor.
Yazmak hobi değil ihtiyaç aslında.
Taşan fikirleri ve düşünceleri bir kovaya doldurmak.
Anlamak, anlamlandırmak, mânâda anlam, anlamda mânâ aramak, artık ne kadar sürecekse…
Bugünlerde listeme düşen, kulak kabarttıkça anlamı artan bestelenmiş bir tasavvuf şiiri beni daha derine gönderiyor.
Mutasavvıf Niyazi Mısri diyor ki:
“Zât-ı Hakk’da mahrem-i irfân olan anlar bizi,
İlm-i sırda bahr-ı bî-pâyân olan anlar bizi.
Bu fenâ gülzârına bülbül olanlar anlamaz,
Vech-i bâkî hüsnüne hayrân olan anlar bizi.
Dünyâ vü ukbâyı ta’mir eylemekten geçmişiz,
Her taraftan yıkılıp vîrân olanlar anlar bizi.
Biz şol abdalız bıraktık eğnimizden şâlımız, Varlığından soyunup üryân olan anlar bizi.
Zâhidâ ayık dururken anlamazsın sen bizi,
Cür’ayı sâfî içüp mestân olan anlar bizi.
Ârifin her bir sözünü duymaya insân gerek,
Bu cihânda sanmanız hayvân olan anlar bizi.
Kahr u lûtfü şey’i vâhid bilmeyen çeker azab,
Ol azabdan kurtulup sultân olan anlar bizi.
Ey Niyâzî katremiz deryâya saldık biz bugün,
Katre nice anlasın ummân olan anlar bizi.
Halkı koyup lâ mekân ilinde menzil tutalı,
Mısrıyâ şol canlara canân olan anlar bizi.”
Ve’l-hâsıl, anlamak isteyen anlar mânâyı; mana içindeki bizi içimizdeki mânâyı…



























