İnsan diyorum, kontrolü altında tutamadığı hiçbir olasılığı sevmez bence.
Her şey net olmalı, gözünün önünde. Herkes öyle der, değil mi?
Ben demem.
Net olduğunu iddia edenler, aydınlık ve açık havada gördüğümüz manzara gibi olduklarını söyleseler de o bir dekordur. O dekorun ardına sığınılır; yalanlar, bahaneler, gerekli hikâyeler için gereken nesneler göz önündedir. Yol bellidir, iz bellidir.
Revizyona açık bir dekordur bu.
Aydınlıkta, ovada avcı avını görür, av da avcısını.
Düz insan, o anı kendisine fırsat bilir.
Ama ben bilmem.
Şüphe iyidir. Şüphesiz ki şüphe, tek gerçekliktir.
Açık havayı fırsat bilip kitabı kendine göre okuyanlar, görenleri haz etmez. Aslında o gülümseme maskesinin ardına sığınıp güneşin derecesine göre dönerler. İçten içe hesap yaparlar.
Masumu oynar en tehlikeli insan figürü.
Mağduru oynar en şarlatanı.
Tetikçisi olur avanaklar şarlatanların.
En korkakları en tehlikelisi olur.
Ama açık hava severler.
Açık hava, saklayacakları çok olanların en iyi kamuflajıdır.
Sonbaharın en güzel günleri; sıcaklıkların yeterli miktara inmesi, sonbahar yağmurlarıyla yayılan toprak kokusunu içine çekerek yağmur sesini duyarak uyumaktır. Sabahına güneşli, cam gibi bir havayla karşılaşmak; gece hıncını alan doğanın sükûnetidir.
Bu sükûnet sadece doğa için geçerlidir.
Ama yağmurlu gecenin sabahında gri ve kapalı bir hava varsa, sis de inmişse tadından yenmez.
Sabaha Tanrı’yla sözleşmesi varmış gibi hazırlanıp kekliği düz ovada avlamaya çalışanların, açık hava uyanıklarının beklediği gibi güllük gülistanlık, güneşli bir hava yoksa dekor yıkılır.
Fırtına öncesi bulutlar inmişse, havanın şakası da yoksa vay, vay, vay!
Akacak boyalar, gidecek saç baş, makyaj… Değil mi? Yağmur eşit yağar.
Sen nerelisin, diye soran olursa da ben sis severim.
Gri bulutların içinde kaybolmalar, her yerin bir duman misali silinmesi… Neyin neyle karşılaşacağı bilinmeden yaşanan müthiş bir bilinmezlik.
Ne çıkarsa bahtına.
Senaryo yok, taktik yok, dekor yok, perde yoktur. Her şey olduğu gibidir. Ne olacağı belirsizdir.
Elbette sis son bulur, hava açılır. Ama nerede, nasıl biter?
Sükût, sükûnet…
Ve kimin cesareti varsa o yürür siste. Her babayiğidin harcı değil.
Atına, arabasına güvenip gücüne güvenip yola çıkanların eli ayağına dolanır sis olduğu zaman. Ama gücü yüreğinden gelen, ne yola ne sise ne arabaya bakar; gider, akar gider.
Cesaret, sisin içinde gözünü kapatıp ilerlemek değil; göremediği ihtimalleri kabul ederek yürüyebilmektir.
Kendinle, kendince yürümektir.
Bilmem bu yol nereye gider ama…
Cesaretle yürüyebilmek, korkunun hiç olmaması değil; korkuya rağmen doğru bildiğin yolda yürüyebilmektir.
Ne hava ne yol ne yolcu aynı kalacaktır. Ama havaya değil, yüreğiyle yürüyebilen menzile varır.
Hayatın yolları bu coğrafyada kolay olmaz.
İt de çıkar karşına, kurt da, ayı da. İnsanı insan sanırsın; it çıkar. Ayı sanırsın, kurt çıkar. Kurt dersin, insandan daha insan çıkar.
Hızır Paşalar hep vardır. Ali geçinir, Yezit çıkarlar. Belki ettiklerinden pişman çıkar.
Yol budur.
Yüreği olan sisle yürür, fırtınada yürür, boranla yürür.
Dekoru olan yaz bekler, kuru hava bekler, serinlik bekler.
Hayat beklemez.



























