Sen en son ne zaman sen oldun?
Ben, ne zaman ben olduğumun farkındayım. Peki sen en son ne zaman sen oldun?
Ben olduğum zamanlar genelde karanlıkta gelir. Herhangi bir müzikle. Türü fark etmez; beni bana hatırlatan bir melodi yeter. Fatih Erdemci’nin sesi kulağımda dönüp durur:
“Ben ölmeden önce bir sürü düşüm vardı…
Her şeye rağmen pişman değilim.”
Aklım şarkının zamansız melodisindeyken telefon elimde, sosyal medyada bir oradan bir oraya savruluyorum. Yine uzmanlar konuşuyor. Bu yüzyılda elini sallasan uzmana değiyor. Biri CERN’de bağ teorisi çalışılırken kıyametin koptuğunu, simülasyonda yaşadığımızı söylüyor. Birkaç kaydırma ötede başka biri 21 Aralık 2012’de Maya takvimine göre kıyametin zaten koptuğunu, farkında bile olmadığımızı iddia ediyor. Keyif, haz, lezzet bitti diyorlar. Yarı otonom yaşıyoruz diyorlar.
Yine bir uzman.
Kafamdaki kıyamet senaryolarına “check-in” yaparken “ne alaka” diyorum kendi kendime.
Ama bir taraftan da… belki.
Geçmişe özlem, yitirilen insanî duygular, acımasızlık, sessizlik, bencillik, endüstrileşme… Belki de gerçekten bir şey koptu. Belki de o kopuşu fark etmemek için sürekli kaydırıyoruz ekranı.
Biraz daha kaydırınca kısa videolar beliriyor. Fenerbahçe’nin yeni marşı, Şükrü Saracoğlu Stadyumu görüntüleriyle birleşince bir anda mest oluyorum. Burnuma iyot kokusu doluyor, kulağıma martı sesleri geliyor. Fenerbahçe Parkı, Fener Kalamış Caddesi, Yoğurtçu Parkı, marina, yaşlı çınarlar… Eski mahallem birer birer aklıma düşüyor. Maç günleri Caddebostan’dan Boğa heykeline, oradan Kadıköy Altıyol’a kadar tıklım tıklım sokaklar. Fakir, zengin, genç, yaşlı, eski forma, yeni forma… Herkes yan yana, can cana yürüyor.
Kimsenin birbirini yemediği, holiganlığın ve skor taraftarlığının henüz gücü kutsamadığı zamanlar.
Avrupa yakasının bir kısmı Galatasaraylı, tarihi yarımada Beşiktaşlı; Anadolu yakası ise neredeyse bütünüyle Fenerbahçeli.
İstanbul böyleyken İzmir’de Göztepe ile Karşıyaka kendi içinde tatlı ve heyecanlı bir rekabet sürdürüyordu. Öyle ki, bu iki efsane kulübün 2. Lig müsabakası olmasına rağmen İzmir Atatürk Stadyumu’nda 80 bin taraftarla buluştuğu maç, dünyanın ikinci ligde en çok seyirci çeken maçı unvanını alarak tarihe geçmişti. Anadolu’da Ankara’da Gençlerbirliği ile Ankaragücü’nün başkentin yeşil çimlerinde omuz omuza, rekabeti ama her daim beyefendiliği ve kentin direncini savunduğu günler; Gaziantep’te ise kapitalizmin tarihe gömdüğü Gaziantepspor… Kebap dumanının sahaya dolup maçı durdurduğu, futbolun skor değil kardeşlik ve dayanışma olduğu, futbolcuların prim ve milyon eurolardan çok takımı ve taraftarı için ter döküp varını yoğunu ortaya koyduğu o keyifli maçlar.
Tüplü televizyonlar, çatıdaki antenler, maç günü anten satışlarının bir anda artması, soğuk kış akşamlarında beton bloklarda midesini harap edip sesi kısılana kadar yapılan tezahüratlar…
Sonra yavaş yavaş rant düzenine geçen bir spor.
Büyüyen stadyumlar, çaktırmadan yapılarca desteklenen takımlar, şişen futbolcu fiyatları, şirketleşen kulüpler. Yıllar böyle ilerledikçe futbolun zevki, tadı, tuzu bir bir eksildi. Eskiden başladığı, star olduğu takımda futbolu bırakma geleneği yerle bir oldu. Tanju’nun Galatasaray’dan ezeli rakibi Fenerbahçe’ye geçerken yaptığı “Ben profesyonel bir oyuncuyum” savunması, belki de bu çürümenin, o masum aidiyetin üzerine sürülen ilk büyük riya fırçasıydı. Takımlarının her şeyi, yaşayan efsanesi olmuş isimlerin bu “profesyonellik” kılıfıyla ezeli rakiplere geçişi, taraftarın kalbindeki o saf bağı koparan acımasız bir kapı araladı.
Cenk Koray vardı. Rahmetle anıyorum.
Beşiktaş kulübü önünde ağlayarak yaptığı o basın açıklaması hâlâ gözümün önünde. Kulüpte yıllarını emekle yoğurmuş, para değil forma ve takım aşkına ter dökmüş futbolcuların bir bir gönderildiğini anlatıyordu. İşte o günden sonra memlekette futbol gerçek anlamda endüstriyel hale geldi. Kurumsallaştıkça takımların ne tadı kaldı ne tuzu. Forma aşkı, “romantizm” diye etiketlendi. Emek, “eski kafalılık” oldu.
Geldik bugüne.
Milyon euroları cebine koyan futbolcular, futbola yalnızca yatırım gözüyle bakan başkanlar, rakip takıma saygı duymayan taraftarlar, skoru kutsayan, sadece skora tapan bir güruh.
Yoksa gerçekten 2021’de kıyamet koptu da futbol dahil her şeyin tadı ondan mı kaçtı?


























