Hep yazıyorum ama bilmiyorum. Aslında bildiğim tek gerçek, hiçbir şey bilmediğim.
Acıkınca yenilen iyi bir yemek, diyetsiz. Yorulunca çekilen bir uyku, deliksiz. Keyifli uyanmalar, gerekçesiz. Bir de geçinip gidiyorsan, dertsiz… Ne âlâ sana! Geride kalan her şey biraz da gereksiz. Aslında böyle bakabilmek gerekir ama nerede işte bu hava?
Hayat bizlere yetinme fırsatını mı vermiyor, yoksa insan elindekiyle yetinmeyi mi bilmiyor? Orası da apayrı bir muamma. Kafa yine aynı yerde dönüp duruyor biraz da.
Eskiler mi güzeldi, yoksa eskiden mi güzeldi, diyor iç ses. Belki yoksunluk muydu, yoksulluk muydu ulaşamadıklarımızı güzel kılan? Sahip olamadıklarımız mı büyüttü bizi, yoksa sahip olduklarımızı kaybedince mi her şey kıymete bindi? Az mı iyiydi, yoksa az olduğundan mı? İmkânlar çoğaldıkça insanlık olarak geriye mi gittik acaba?
İmkânsızlığı, yoksulluğu övmek değil niyetim. Ama onlar kadir kıymet bildiriyordu insanlığa galiba. Belki de asıl mesele, insanın neye sahip olduğu değil; sahip oldukları karşısında neye dönüştüğüdür.
Sabah, sıcak bir simit… Çay ocağından yükselen ekmek kokusu, demli çay. Öğlen yemeğine üzüm, ekmek. Akşam, kaşıkla tastan içilen ayran ya da cacık… Tek çeşit yemek. Mutlu ediyordu insanı, nedensiz bir şekilde.
Unun içinde yüzlerce katkı maddesi yoktu. Üzüm bir sürü tarım ilacına bulanmamıştı. İnek, köyün fenni yemiyle beslenmiyordu. O tek çeşit yemeğin malzemesi sabah inmişti hâle. Belki o kadar da saf ve temiz değildi yine de tüketilenler.
Esas mesele yemek miydi, yoksa o sofranın etrafında edep, adap, terbiye ve nefis ile toplanan hayat mıydı? Yoksa emeğinin, terinin gerçek karşılığı mıydı?
Belki zordu. Problemliydi. Mücadele sonucu, büyük bedellerle geliyordu her şey sana. Ama en önemlisi, değerdi. Belki de zorluktu kıymet bildiren insana. Kolay ulaşamamak kıymet bildiriyordu. İnsana, nimete, eşyaya, yapıya asıl değeri veren şey, belki de verilen bedele karşı kurulan sadakatti.
Emek olmadan yemek olmuyordu. Herkesin ödediği bir bedel, ortaya konulan bir emek olduğundandı belki. Su, çeşmeden ya da kuyudan gelecekti. Un, suyla birleşecek; ekmek için hamur yoğrulacaktı. Odun olacaktı ki ocak yansın, ekmek olsun. Ateş harlanıp aş olacaktı.
Akşam yorgun argın gelen evin ahalisine yemek olacaktı. Akşamdan kalan yemek tel dolapta kokarsa tavuğa yem olacaktı. Filizlenen soğan toprağa dökülecek, dalında yeniden yeşil soğan olacaktı. Bayat ekmek başka bir yemekte kullanılacak, meyve kabukları keçiye, oğlağa can olacaktı.
Elbette kolay değildi. Belki de asıl mesele, sahip olduğumuz şeyin hayatın neresinden geldiğini ve nereye gideceğini bilmekle ilgiliydi. Temin et, kullan, at değildi. Tek kullanımlık değildi hayatta ne nesne, ne de insan.
Tüketim toplumu olunca, planlı eskitme başlayınca… İnsan da dâhil, arızalanan her şeyin ille de fiyat ederiyle yenisiyle değiştirilmesi gerektiğinde… Çöpler çöplükten taşmaya, israf alıp başını gitmeye başlayınca… İşte her şey o zaman çöp oldu.



























