Evet, sıcaklar dur durak bilmeden devam ediyor. Öğle vakitleri çılgınca bir sıcak var. İnsanı yolunu gölgeye çevirmeye mecbur bırakan sıcaklar…
Geçtiğimiz günlerde kızılötesi kamera ile çekilmiş bir görüntü izlemiştim. Asfaltın sıcağı ile bir ağacın gölgesindeki serinlik arasındaki farkı öyle güzel gösteriyordu ki, bazen tek bir ağacın bile ne büyük nimet olduğunu yeniden hatırlatıyordu.
Vaktim vardı. Yakınlarda da uzun zamandır uğramadığım kocaman bir park… Maksat biraz gölge, biraz serinlik; bu sıcak hengâmeden birkaç saatliğine de olsa kaçabilmek.
Boş zaman kavramı son yirmi yılda bana oldukça uzak kaldığı için, elimde kalan birkaç saati nasıl değerlendireceğimi bilemeyince “park iyidir” dedim.
Bir zamanlar şehrin en büyük parklarından biriydi. Şimdi eski yönetime ait olduğu için biraz kaderine terk edilmiş gibi görünse de ihtişamından pek bir şey kaybetmemiş.
Girişte ihtiyar heyeti kurulmuş, ağacın gölgesine çekilmiş. Yüzlerine bakınca, bir zamanlar hızlı akan hayatın girdabından sıyrıldıkları gibi zamanı da yavaşlatmayı başardıkları belli oluyor.
Dereye yakın yolun serinliği çekiyor beni.
Aslında şaşırıyorum. Uzun zaman olmuş gelmeyeli. Ağaçlar gökyüzüne varmış sanki. Yine de park dingin, huzurlu…
Dere kenarında bir ıhlamur ağacını gözüme kestiriyorum. Kökleri doğal bir oturak hazırlamış adeta.
“Ağa da benim, paşa da benim.” diyor iç sesim.
Karasal iklimde su kenarı büyük bir nimet. Suya çarpan rüzgâr serinlik olup geri dönüyor.
Su tertemiz akıyor ama kıyılarında iki ayaklı canlıların bıraktığı doğal olmayan atıklarla mücadele ederek akıyor.
Şu dünyada su gibi olmak gerek, su gibi yaşamak gerek, derdi büyükler.
Belki de aktıkça, karşılaştığı pisliği geride bırakıp temizlenerek ilerleyebilmek gerek.
Su kenarında, ağaçlardan mı yoksa kurbağa yavrularından mı geldiğini anlayamadığım bir ses yükselip alçalıyor. Ama yormuyor insanı.
Kocaman park… Çok çok az insan…
Şaşırtıyor.
Bakınıyorum.
Bakındıkça düşünüyorum.
Artık şehirde nefes almaya bile zaman kalmamış sanki. Parkı sadece kestirme yol olarak kullanan insanlar, “Klima varken parkta ne işim var?” der gibi hızla geçip gidiyor.
Gerçekten alışkanlıklar değişiyor.
Eskiden insanlar örtüsünü alır, gölgeye otururdu. Zamanı olanlar sahresini yapardı. Çocuklar toprağa değer, suyla oynardı.
Galiba yeni normalle birlikte eski alışkanlıklar da su gibi akıp gidiyor.
Ben bile boş zamanın ne olduğunu unuttuysam parkın boş olması gayet normal geliyor.
Ama su, ara ara esen rüzgâr ve henüz dökülmemiş ıhlamur çiçekleri bu kısa boşluğu küçük bir şölene çeviriyor.
Eskiden su daha bol, daha temizmiş.
Sıcaktan bunalan gençler burada yüzer, insanlar bahçelerini sular, çamaşırlarını yıkarmış.
Hafta sonu öğle vakti köfteler yenir, akşam kebaplarla taçlanırmış.
Gün biterken herkes eline bir eşyasını alır, evinin yolunu tutarmış.
Şimdi bunların hepsi “miş”li zamanlara karışıyor.
O zamanlar da boş zamanlar vardı.
Şimdi ise boş zaman kimde var?
Belki normal…
Ama bir o kadar da anormal.
Bir su kenarında oturmak…
Aileyle acı tatlı zaman geçirmek…
Hafta sonunu kendine ya da ailene ayırabilmek…
Ben görmeyeli hepsi geçmişe gömülmüş.
Hem de bayağı derine…
Eskiden o kadar yoklukla daha mı zengindik?
Bilemedim.


























