Evet, sıcak… Hakikaten çok sıcak. Asfalttan kalkan har çıplak gözle görülüyor. Ev insanı olamadığım ve rahat bana daima battığı için, şapkamı ve gözlüğümü ne ara takmışım, motosiklete atlamışım; gidiyorum.
Yerleşim birimini aşınca seçenekler bana kalıyor artık. Düz ve nitelikli yol nedense ilgimi çekmiyor. Sola kırıyorum dümeni; dar ve kıvrımlı köy yollarına doğru sürüyorum.
Sürdükçe, ısınan toprakla dağlardan gelen serin rüzgâr tuhaf bir karma ile çarpıyor yüzüme. Yollar daha da kıvrılıp akarken, ağaçlar sıklaşmaya başlıyor. Her biri bir sanat eseri gibi, yanlarından geçiyorum. Üzüm bağları, yeşil ham meyveleri selamlayan fıstık ağaçlarından gelen sakız kokusu yolumu daha da zevkli kılıyor.
Oysa bu yollardan arabayla kaç defa geçtim… İp gibi sürülen, çift yükselmeye mücadele eden asmalar, kadim zeytinler… Gördükçe, geçtikçe ayrı bir keyif veriyorlar. İçlerinde yayvan şekilde yapılmış korunaklar, sırıklarla çatılmış bekçilik kulübeleri de sırıtmıyor. Bakınca, simetri ve estetik uğruna verilen mücadele doğanın kendi estetiğiyle çakışıyor. O tarlanın ortasında bir takım elbise ne kadar abesse, orada bir apartman hayal etmek de o kadar abes.
Yollar kıvrılıp giderken asfalt düzeliyor, yol genişliyor. Fabrikalar bölgesine geldiğimi anlıyor gözlerim. Gri prefabrik yapılar, eğreti pastel tonlara bürünmüş kaplamalar, rengârenk levhalar… Zıtlık içinde zıtlıklar.
Görmek için göz lazım. Görüp bakmak, anlamak için ise galiba daha bütüncül bir yaklaşım gerekiyor. Doğanın kendi örtüsü daha zarif geliyor bana. Beton yerine toprak, gri yerine yeşil… Elbette sanayi, teknoloji, üretim şart. Ama bana toprağın, ağacın, denizin, dağın neden daha cazip geldiği hâlâ ayrı bir muamma.
Aslında toprak… Toprak daha çok ilgimi çekiyor. Hem yaşam formu, hem üretim çeşitliliği, hem temel gıda kaynağı… Bizi yediren, içiren, doyuran; zamanı gelince de sessizce kendine geri alan bir örtü. Kiminin sermayesi, kiminin kökü, kiminin göçü, kiminin nefreti, kiminin de göz diktiği bir alanın en önemli parçası.
Toprağı tam anlamıyla tanıdığımızı da düşünmüyorum. Anladığımızdan çok daha fazlası var. Geçtiğim yerde bile; bakir alanda simsiyah, tarlada kahverengi, bahçede, kaldırım arasında kırmızı bir çiçek… Gözümde ayçiçeği, pamuk, lavanta tarlaları canlanıyor. Sırıtmayan renkler, muazzam bir çeşitlilik, üzerinde binlerce yaşam formu…
Fabrikalar bitiyor. Asfalt şekil değiştiriyor. Evler, apartmanlar, gecekondular… Yokuş, düzlük… İleride kocaman bir yeşillik. Şehrin ortasında kocaman bir yeşillik. Evlerden, iş yerlerinden, yollardan nasibini mecburen alamamış bir yeşillik.
Açıklı koyulu ağaçların arasına dönüyorum. Kocaman bir kapıdan içeri giriyorum. Sağda bir güvenlik kulübesi. Kapının üst kemerinde yazılı bir ayet: “Her canlı ölümü tadacaktır.”
Güvenlik… Ne alaka değil mi? Ölüleri dirilerden korumak için…
Huşu ve sessizlik… Canlı insan sayısı çok az. Kimi bir taşın ayak ucunda oturuyor, kimi sessizce dua ediyor. Ana arter üzerinde godaman mezarları… Kocaman taşlar. Aralara girdikçe mermer, kara taş, havara taşı…
Dönüyorum sağa. Artık ezberimde. 63. geçit, soldan 14. sıra… Sonra yine soldan üçüncü ve dördüncü mezar.
Bir şekilde, etrafına ektiğim zeytin fideleri ve üzerindeki sıcağın kavurduğu çiçeklerle beni bekliyorlar. Yan taraftaki boş mezar da dolmuş. Annemle babamın yeni komşuları gelmiş.
Önce bir Fatiha… Sonra üç İhlâs… Ve onlarla konuşmaya başlamam gerekiyor.
— Baba… Babam… İnşallah oralar huzurla doludur. Buralarda değişen pek bir şey yok. Biz bıraktığın gibiyiz. Ustalaştık biraz daha taşı kırmakta, dostu düşmandan ayırmakta… Seni daha fazla anlayıp dünyaya senin gözlerinden bakmak çok daha sarsıcı. Bak, anam da yanında artık, ama bende özleminiz hasretiniz daha da çok.
Yine bir lafın geldi aklıma: “Yılandan, akrepten, kurttan korkma; o yapacağını yapar. Ama insandan kork.” Haklıymışsın baba. Yaşamak mücadele… Mücadele de bir gün bitecek. Eninde sonunda ben de geleceğim.
— E aney… Senin de keyfin yerindedir inşallah. Yaşamanın ağırlığı artık yok. Hastane, ilaç, dert yok. Hak dünyasında çile de yok. Dediğin gibi; “Çile dünyası kime tat vermiş ki?” Biz de geçiyoruz işte çile, mücadele, yılan, çıyanla şu yalan dünyanın içinden.
Şu havalar bir serinlesin de şu mezarı biraz daha yeşillendireyim. Seversin, bilirim. Gül tutmadı, şansa bak. Ama başucundaki zeytinler tuttu sanki. Biraz da hatmi tohumu karıştırdım toprağa, Güz’e doğru bir ayar ederiz.
Hadi eyvallah, Allah’a emanet olun…


























