Sesin ne kadar uzağa gittiği değil, geride bıraktığında ne söylediği önemli. Metalik seslerin verdiği deformasyonu başka bir sesle onarmaya çalışırken bu tezatlığa takılıyorum.
Sesi ötüşü için kafese kapatılan kanaryalar… Ya da sesi uğursuz sayıldığı için taşla kovalanan kuşlar…
Bir insanın sesini özlemek, bir daha duyamamanın acısıyla aynı şey. Bir yandan da bir daha sesini duymak istemediğin insanların sesi…
Galiba sesleri disiplinize ederek iletişim kuran en önemli canlı insanoğlu. Sesten yorulup bir müzikle dinlenen, hüzünlenen ve duygularını yönlendiren de o.
Konuşmak; kendini sözle ifade etmek, kelimelerin şemsiyesi altında durmak. Ve o seslerle sana çıkan yollara döşenen kelimeler… Kimi o kelimelerle kalpten kalbe düzgün, nizami yollar döşer. Kimi de aynı kelimelerle o yolu delik deşik eder.
Her sabah, o anki hâlet-i ruhiyeme göre aklımda hiç olmayan müzikler ve sesler önce zihnime, sonra dilime geliyor. Her günün şarkısı ayrı çalıyor beynimde.
Dün sabah açık camdan gelen hafif rüzgârla dans eden perdenin arasından burnuma ıslak toprak kokusu dolunca, uykunun içinde bile “Yağmur yağıyor galiba” dedim. Uykuyla vedalaşıp yüzüme değen suyun ardından o koku…
Kafamda plak dönmeye başladı:
“Mevsim rüzgârları
Ne zaman eserse
O zaman hatırlarım
Çocukluk rüyalarım
Şeytan uçurtmalarım
Öper beni annem
Yanaklarımdan
Güzel bir rüyada
Sanki sevdiklerim
Hayattalarken hâlâ”
Mırıldanıp son cümleyi derin bir nefes ve iç çekişle bitirdim. Ama kafamın bir yerinde Teoman’ın sesi gün boyu dönmeye devam etti. Sonra makine sesleri, evdeki çocuk cıvıltıları, gece yarısı kapanış…
Ardından ışıklı bir güne bismillah.
Saçma sapan bir alarm sesi. Rutin beş dakika sonra gökyüzüyle göz göze geliyorum. Gri ve kara bulutlarla mücadele eden bir ışık, yeryüzüne ulaşmaya çalışıyor.
Kafamda yeni bir plak çıtırdayarak başlıyor:
“Gülmesin hâlime yaren yoldaşın, yaren yoldaşın
Davulla zurnayla gömün garibi
Şu koca dünyaya sığmamış başın, sığmadı başın
Davulla zurnayla gömün garibi
Davullu zurnalı gömün garibi
Kurudur ekmeği, geçersen ayran, geçmezsen ayran
Tanımaz kimseyi eylemez seyran
Ne bir düğün gördü, ne de bir bayram, ne de bir bayram
Davulla zurnayla gömün garibi”
Ali Nurşani’nin sesi geliyor aklıma. Acı bir şekilde. O renkli, güzel sesini yıllar önce gırtlak kanseri yüzünden kaybetmişti.
İç sesim soruyor: “En son yirmi beş yıl önce dinlemiştin. Nereden esti şimdi?”
İç sesimin sesi sessizliğe büründüğü an, parçanın devamı dış sesimden dökülüyor:
“Açardı derdini tabip ne desin?
Nurşani mi kaderini silesin
Hem oturup hem ağlayıp gülesin
Davulla zurnayla gömün garibi”
Sesler…
Doğada dinlendiren, İnsan eliyle delindiren,
İçimizde serinleyen,
Bazen ateş, bazen su olan…
Bazen sonsuza kadar duyulmak istenmeyen,
Bazılarının da duyabilmek için feda ettiği o ses.
İnsan bazen bir sesi duymaz. Hatırlar.
Ve hatırladığı anda o ses yeniden yaşamaya başlar.



























