Balkonun bir köşesinde, sigaramın dumanı tüterken sukulentlerle kaktüslerin bahar değişimini izliyorum. Modern hayatın bize bahşettiği küçük nefes alma köşesinden semaya bakıyorum. Merih yıldızı tüm ihtişamıyla yanı başımda duruyor. Işık kirliliği sanki bir tek onu esirgemiyor; pırıl pırıl, kayıtsızca parlıyor.
Karanlıkta Samanyolu’nu izleyerek damda uyuduğum geceleri özlemle anımsıyorum. Işık ve ses kirliliği elimizden o engin gökyüzünü de aldı. Sesi kendisinden fazla çıkan bir otomobil, gecenin en değerli lüksü olan sessizliği yırtıp geçti. “Gürültü yapmak da mı kişisel özgürlük?” diye geçiriyorum içimden.
Tam o sırada baharın coşkusuyla içimden Mahzuni bir türkü yükseliyor: “Bahar gelmiş, Nurhak Dağı otlanmış / Bizim elde bayram günü kutlanmış / Obalar dağılmış, dostlar yadlanmış / Eyvah, ayrılığın yaresi bir hoş…”
Sessizliği duygusal kızım bozuyor. Minik kız petunya çiçeğini kırmış, ağlamaklı gözlerle yanıma geliyor: “Baba, bunu yapabilir misin?” Hırçın bir deniz gibi; ortanca kızım bir o kadar duygusal, lakabı gibi de pamuk kadar narin.
Eğilip petunyaya bakıyorum. Tüylü hiçbir şeye benzemeyen gövdesi ve kırmızı-beyaz çiçeğiyle aykırı, kendine has bir duruşu var. Kırılan dallarını özenle kesip, pamukla sararak konuşa konuşa yeni saksılara dikiyoruz. “Nazar testi yapacaktım bu çiçekle” derken bir saksıdan üç saksıya çıktı çiçek. Bu kirli dünyada bir çiçeğe ağlayan çocuğa mı yanayım, yoksa dünyanın ta kendisine mi?
Kafam karışık. Erkan Oğur’un nağmeleri saksı toprağının ve rüzgârın sesine karışıyor: “Seyreyle güzel Kudret-i Mevla neler eyler… Canan canan… Hem yüzleri dost, sözleri düşmandan usandım…”
Ekseninden kaymış, atmosferi delinmiş bir dünyada yaşıyoruz. Edep, haya, ahlak giderek eriyor. İnsanın gururunu, haysiyetini, onurunu kırmaya programlanmış bir düzende iyiler barınamıyor. Savaşlarda çocuklar hedef alınıyor, ormanlar yanıyor, devler kameralara bakıp gözümüzün içine baka baka yalan söylüyor. Dünya iyi olanların değil, iyi oynayanların dünyası hâline geliyor.
Ama ben yine de umudumu kaybetmek istemiyorum. Pamuk kızımın bir çiçeğe ağlayışına bakıyorum ve düşünüyorum: Mükemmeli değil, merhameti baz alan bir nesil yetiştirebilir miyiz?
Doğan Cüceloğlu’nun dediği gibi: “Mükemmel değil, merhametli çocuklar yetiştirin.”
Karıncaları ezmeyen, ağaç dallarını kırmayan, çiçekleri ezip geçmeyen, sevgiyi hem hissedebilen hem hissettirebilen çocuklar… İşte benim balkondan semaya uzanan düşüncem bu.


























