“Güç elindeyken ve güç elinden gittikten sonraki fark, karakter ölçütüdür.”
İlginç bir yaz başlangıcı yaşıyoruz. Haziran itibarıyla birden ısınan havalar, stabil giden gece sıcaklıkları ve uzamaya devam eden günlerle keyifli zamanlardan geçiyoruz.
Aslında ağırlaştırılan yaşam bedelleri karşısında hepimiz birer akıl hastası adayı olsak da, her keyfin bedelini ödeyerek yaşasak da benim için yaşam, keyifli anlar biriktirilen zamandan ibarettir.
Bana göre yaşamak; kuru ekmek bile yesem onu ısıtıp biraz yağ ve biberle daha keyifli bir yiyeceğe dönüştürmek, güzel bir film izlemek, bir şarkı dinlemek, her nerede ve ne yapıyorsam elimden gelenin en iyisini ortaya koyup yaptığım işten keyif almak, imkân ve şartlar dâhilinde en iyisini ortaya koymaktır.
Aslında hayatın değeri; fiyakalı bir etiketle astronomik rakamlara satılan, sayılı ve sınırlı üretime sahip ürünler için ağzının suyunu akıtmak değildir. Gece gündüz çalışıp alınan bir telefon ya da gün boyu aç kalıp sırf etiketi için bir restoranda yemek yemek… Bunların bende bir karşılığı yok. Tıpkı bunlara sahip olmak ya da güce sahip olmak için şeytanla iş birliği yapıp ruhunu satanlarla da işim olmadığı gibi.
Değer ve fiyat aynı şey değildir velhasıl.
Bu yazı ortaya çıkarken kelimeleri ördüğüm eski, kırık ve benim gibi biraz hırpalanmış, epeyce eskimiş telefon; yaptığım bu yazının değerini ve kalitesini etkileyen bir unsur değildir.
Beş-altı yıldızlı otellere, vakti zamanında “uçan teneke” tabir ettiğim eski aracımla gidip lüks araçların arasına park etmişliğim mevcuttur. Lüks segment tabir edilen araçlarla da seyyar kebapçı ve köfteci ziyaret etmişliğim daha fazladır. Her iki uç mekâna da olduğum gibi gitmek bana bir şey kaybettirmediği gibi bir şey de kazandırmadı.
İnsanın kalitesi ve değeri, bulunduğu mekândan ya da kullandığı araçtan gelmez bana göre.
Hayatını lüks yolunda harcayan, hayalini bu yönde kurup para ile adam olunacağını düşünen ve bu yola baş koyup gün zehirlenmesi yaşayanlar gözümün önüne geliyor. Kulaklığım yine eşlikçi bana; Pink Floyd’un zamansız şarkısı Time çalıyor.
Başlangıcındaki ziller, nefes sesleri ve alarm; her şey yoluna girince yaşamayı erteleyen bir hayatı çağrıştırmakta. İsteklerinin ve taleplerinin peşinde, kendisinde olmayanlara sahip olmak isteyenler için koşanlara sanki “Güneşi kovalıyorsun ama o batıyor.” diyor. Her bir cümlesi ayrı bir anlam yuvası sanki.
Velhasıl, yakın zamanda medya sektöründen biri de bu hayattan geçti gitti. “Mühür bende, Süleyman benim.” sözü misali; prime time zamanlarında güm güm gümleyerek, zirveden ama birçok hayatı karartarak geçti. Çok yukarıdan baktı, manipülasyonlar, Boğaz’da yalılar falan filan…
Son zamanlarında ise “Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?” modunda huysuz bir ihtiyara dönüştü. Hastaneye düştüğünde masraflarını karşılayacak kadar parası olmadığı konuşuldu. Tabutu başında ise evlatları dâhil kimsenin iyi anmadığı bir şekilde geldi geçti, geçti gitti.
Peki aradaki fark neydi?
Güç elindeyken nasıldı, güç gidince nasıl oldu?
Aradaki fark işte sizin ne olduğunuzun ölçütüdür.
İster zengin olun ister fakir; hayat, şerefle, onurla ve mütevazı bir şekilde bitirilmesi gereken bir zaman yolculuğudur. Time’ın anlattığı da biraz budur.
Yukarıdayken merdiveni düşünmezseniz, tepeden inmek için yere çakılmayı da göze almalısınız.


























