Edip Cansever’in dizeleri geliyor aklıma: “Gömdüm hepsini, geliyorum… Bütün ölülerimi gömdüm, geliyorum.” Peki ya sonuç, sonuç ya? Biz sizi tanımaz mıyız? Siz ne yaparsınız bundan sonra, biz ne yaparız? Bir bütünün parçalarıyız, bir bütünün parçaları. Sonuç hiç gömülür mü? Geliyorum. Ben yalnız ölülerimi gömdüm, geliyorum.
“Her insan biraz ölüdür,” diyordu Cansever. Her insan bir silüettir, bir göldedir. Gölgelerin içinde görüyorum ölüleri; ölmek isteyenleri, ölemeyenleri ve artık benim için yaşasa bile ölenleri. Biz ki bir bütünün parçalarıyız, biliriz. İnsan yaşıyorken özgürdür. Yaklaştım iyice, geliyorum.
Gölgeler, gölgeler… Bu yaşam formundaki yolculuğunu tamamlayarak hayatımızda iz bırakarak giden o gölgeler… Korkutur karanlıkta, vuran ışıkta kendini aslan zanneden o kedileri. Yansımaya gerek yoktur o gölgede olanlar için. Ama gölgede kalıp yansıyan ışığa güvenenler farklıdır. Fareler kendini fil, kediler kendini aslan sanır. Madem böyle, o zaman gölgede büyüyenlerin yeri ayağımın altıdır.
Korkunun hiçbir zaman ecele faydası dokunmaz. Aslında birçok insan korkaktır. Herkes bir şeyden korkarken, korkuları ile yüzleşmiş olanların korkacağı bir şey yoktur ortada. Kendini bilen, kâinatı, tabiatı bilen korkmaz. Hz. Hamza misali: “Gözümün gördüğü hiçbir şeyden korkmam.” Doğru isen, şerefli, onurlu isen neyden korkacaksın? Kim ne sana ne yapar, ne yapabilir? En nihayet, bir dakika sonrası belli olmayan emanet bir can değil mi? Verilecek hesabından korkun, yoksa niye korkasın? Kerbelâ’dan sonra bir yiğidin söylediği o söz geliyor aklıma: “Biz korkuyu Kerbelâ’da bıraktık.”
Korkaklara da hak vermek lazım. Kalabalıkları sever onlar. Tenhada cılız çıkar sesleri, kalabalıklarda gür. Onun için gölge oyunu, gölgede büyük gözükmek onların işidir. Er ya da geç doğmayacak mı güneş? Tepeden vurmayacak mı o güneş? Ama Güneş’ten bile kaçmayan, gündüz gece hayat-hakikat içinde gezene fark etmez gece, gündüz, ışık, güneş. Eyvallah.
Hayat somut mu, soyut mu dostlar? Somut diyen, elle tutulur, gözle görülür olan üzerine kurar yapıtaşını. Hakikaten somut mu? Bence soyuttur. Düşünce ile başlar her şey. Kafada başlar ve o soyut düşünce elle tutulur, gözle görülür nesnelere dönüşür; cümlelere dönüşür. O cümle beyinde kurulur, dil ile aktarılır. Ama dilden çıkana kadar o kelimeler senin esirindir; ağzından çıktıktan sonra ise sen onun esirisin. Konuşmak kolay mı? Çok kolay. O kolayın ardındaki zoru görebilmek asıl mesele. Ama hakikatli gölgeler konuşmaz, yol gösterir. Korkuları ile gezen korkak gölgeler konuşur.
Tek kanallı, kumandasız, renkli ve siyah beyazı da gören bir nesildenim. Çocuk programında karanlığın içinde bir mum yanar, onun ışığında bir çift el gölge oyunları yapardı. Fil, tavşan, güvercin, timsah gibi birçok silüet yapardı. Ben ona gölge oynatıcısı derdim. Gölge oyunlarının sadece o programda ve Hacivat-Karagöz’de kalmasını dilerdim. Hacivat-Karagöz, bence ilk çizgi film örneği de denilebilir.
Elektrikler kesilmiyor eskisi gibi. Fener, ışıldak ya da mum; bazılarında ise idare lambası, pilli radyo… Geçen uzun kış geceleri ise duvarda gölge oyunu oynamanın bir yolu idi. Gölgemiz bizden üç kat büyük, kollarımız duvar uzunluğunda olurdu. Çok büyük gözükürdük. Gülüyorum aklıma gelince. Çünkü çocuk aklı… Ama aklı çocuk olan, gölgesinin büyüklüğünü ve yanındaki gölgelerden güç aldığını düşününce bu daha komik geliyor.
Gecenin bir vakti sakinleşen ağustos böceği… Serin esen Eylül rüzgârı… Açık bir balkon kapısının ve trabzanların gölgesi, ayın ışığı ile vururken duvara… Düşündürüyor. Ama onun da hüküm süreceği ay dönene kadar işte… Ya da bir düğme ile şak diye açılan bir ışığa bakar. Sürsün bakalım ayın şavkında gölgeler hükmünü nereye kadar sürecekse.
Geliyorum…



























