Ölüm bu, Fukara ölümü.
Geldim, geliyorum demez.
Ya bir kuşluk vakti, ya akşamüstü,
ya da seher mahmurluğunda…
Bakarsın, olmuş olacak.
– Ahmed Arif
21. yüzyılda yaşayan modern insanın, bir bakıma en fazla ve en az sahip olduğu değer zamandır diye düşünüyorum. İşten çıktıktan sonra eve gireceğim zamanı hesaplarken, kendimi bir anda sofrada buluyorum. Zaman zaman bahsettiğim gibi; keyifli anlardır bir yaşamdan geriye kalan. Memleket tabiriyle, Allah elimizden almasın…
Haşlanmış yumurta ve patates var, açma odun ekmeğine sürüyorum Antep salçasını; üstüne kuru nane doğruyorum. Patates, yumurta… Üzerine maydanozu, soğanı ince ince dilimliyorum. Üstüne pul biberi atıp birkaç domates ve acı biberi de inceden yerleştiriyorum. Tuz, karabiber atıp limon sıkıyorum. Köy yoğurdundan fakir ayranı (koyu ve tuzlu) iştahla sürümü kapatırken pamuk kızım, “Baba çok güzel dürüm yapıyorsun, resmen sanat” diyor.
“Benden çok daha iyi yapan sadece bir kişi var,” dediğimde Zeynep kızım giriyor lafa: “Ben biliyorum tabii ki, dedem!”
“Evet,” diyorum, “babam çok özenir; zevkle, sabırla hazırlardı. Hatırlıyor musun?”
“Evet,” diyor. Zeyneb’in de benim de gözlerimiz doluyor… Susuyoruz.
Dışarıda işler var. Hiç çıkmak istemesem de arabaya binip akşam kaosuna doğru sürükleniyoruz. Işıklarda izliyorum araç sürücü tiplerini; kural tanımazları, bencilce kullanılan arabaları, aracını ralli aracı sanan çömezleri… Karakter analizi yapmaya çalışıyorum ama gördüğüm herkeste acelecilik ve zamanla yarış var. Kime karşı ve neye karşı?
Bedenim, ruhum, psikolojim ve aracım bu kaosun bir parçası olmaya müsait değil. Gidiyorum sağdan sağdan, aheste aheste, gözlem yaparak tabii ki. Müzik olmazsa olmazım. Arabada güzel bir elektro bağlama tondan giriyor introya, bateriyle Anadolu rock büyüyor. Bağlama da eşlik ediyor. Edip Akbayram muazzam ses tonuyla söylüyor, son dörtlük düşündürüyor:
Bu sancı acep ölüm mü?
Sinemde solan gülüm mü?
Yoksa kaybolmaktan mı?
Gönlüm kendini arar.
Bu gecede bir hâl var.
“Vay be,” diyor iç sesim. Edip abi de gitti… Hemşehrim, tanışma imkânı bulduğum o güzel insan. Anımsıyorum 2002 yazında gittiğim halk konserini; ilk kez canlı dinlemiştim. Canlı performansı albüm kayıtlarından çok daha iyiydi. Hatta Mahzuni Şerif hastanedeydi; ona acil şifalar dilemişti. Bir hafta sonra Mahzuni devrini tamamlayıp göçmüştü bu diyardan. Babamla çok üzülmüştük.
Mahzuni, Edip Akbayram, babam… Gelen gidiyor, giden gelmiyor. Hayat döngüsünde çark öğütür geleni. Korkarız, istemeyiz ama er geç bu oyundan çıkacağız işte.
Ey hayat…
Sen şavkı sularda bir dolunaysın.
Aslında yokum ben bu oyunda.
Ömrüm beni yoksaysın.
– diyor ya Yılmaz Odabaşı…
21. yüzyılda dolu dolu yaşıyoruz. Zaman kavramı en geniş ama en dar zamanlarda. Eskiden bir günde alınan mesafeye dakikalar içinde ulaşıyoruz. Dünyanın öbür ucundan kısa sürede ürün indiriyoruz.
Ama hakikaten: Yaşıyor muyuz yoksa sadece hızla tükeniyor muyuz?


























