“Güven ruh gibidir, terk ettiği bedene asla dönmez.”
Bir boşluk hissi…
Ardından rüzgârın tatlı esintisi geliyor; sanki bir ses “vakit tamam” diyor. Gözüm kapalı ayağa dikiliyorum. Kızıl bir ufuk çizgisi üzerinde, mavinin tonları gecenin matemine yavaş yavaş baskısını kuruyor. İlkel bir benlikle ve henüz kendine gelememiş bir sistemle bakıyorum o çizgiye. Eski bilgisayarların açılış sonrası ağır aksak kendine gelmesi gibi dönüyor belleğim yerine: Yeni gün, yeni umutlar…
Duygu ve düşünceler yeniden yüklenmeye başlıyor.
Sabahın bu kadar erken saatinde biyolojik saatin derdi neydi de dikti beni ayağa, diye düşünüyorum.
Vücudum yaz modunu mu açıyor, yoksa canım sadece kahve mi istiyor?
Ama derdim ne sabahın ilk ışıklarıyla?
Günün ilk ışığı vurunca tenime
Sıcağını alırım başaklardan
Kömürlü ellerim uzanır göçüklerden
Dolu dizgin özgürlüğe…
Kızılırmak şarkısı geliyor dilime.
Ama mesele bu değil. Doğada çarpma harici sesi çıkmayan su, neden çeşmeye gelirken bu kadar ses yapar?
Suyu yüzüme çarpınca, ilk düzlükte Bolu Beyi öne geçmiş misali bir yarış atı hızıyla “Zaman başlıyor” diyorum kendime.
Daha uyanma vaktine üç saat var. Bir kahve suyu ocağa konulup, ilk su damlaları boğazımı ıslatırken jeton düşüyor:
Biyolojik beden saatim, ne kolumdaki alarmı kurulu akıllı saate güveniyor ne de başucumda duran telefona. Hiçbirine inanmıyor ve doğrudan kendisi devreye giriyor.
Bol kahve ve az süt tozuyla; sağlıksız ama en zahmetsizinden kahvem hazır. Fakat kafam hâlâ o asıl meselede:
Güven…
مِنَ الصَّعْبِ أَنْ تَنَالُوا ثِقَةَ مَنْ يَغْسِلُ الصَّابُونَ قَبْلَ أَنْ يَغْسِلَ يَدَيْهِ بِهِ
”Ellerini sabunla yıkamadan önce sabunu yıkayan kimsenin güvenini kazanmanız zordur.”
Asfalttan bir tık daha koyu renkteki kahvemi içince beynimde bir ampul yanıyor. Anımsıyorum; bu Arapça deyim üzerine ne çok düşünmüştüm.
Düşünceler dönüp dolaşıyor, kafamda netleşiyor. Güneşin ilk ışıkları karanlığın tonlarını kovalayıp gökyüzünü aydınlığa kavuştururken; kuşların cıvıltılı uyanışları ve kumruların o kendine has sesleriyle birlikte zihnimdeki düğümler de açılıyor.
Güvenimi kaybedeli uzun zaman oldu. Nerede kaybetmeye başladım ya da nerede pas tuttu hatırlamasam da; benden de bu topraklardan da güven duygusu yok olalı çok oldu.
Emek körü insanlar emeğin karşısında nankörlük ettikçe, sokak köpeği misali ekmek uzattıkların elini ısırdıkça, yolunu açtıkların ilk virajda seni uçuruma savurmaya çalıştıkça, üç kuruşluk menfaati için maskeleri düşürenleri gördükçe; düşene el verip kaldırıp, sonra seni düşürmek isteyenlerle yüzleştikçe kime güveneceksin?
Hal böyle olunca, beden saatimin de fiziksel saatlere ve alarmlara güvenmemesi gayet normal…
Velhasıl; güven ayna gibidir, bir çatlarsa hep çizik gösterir.


























