Serin bir Akdeniz gecesinde, demode bir bahçe lambasının körelen ışığı altında silüetlere bakarak düşünüyorum; neyi düşündüğümü de pek bilmeden.
Dikenleri arasında meyvesi saklanan limon ağacı, hafif rüzgârda dallarının gölgesi acayip şekiller çizen zeytin ağacı geceme eşlik ediyor.
Her şeye bir kılıf, bir lakap bulan insanoğlu, serinliğiyle yaz ile sonbahar arasında kalan bu zamana da Eylül demiş.
Bir süredir komşu coğrafyanın ikliminde misafirim. Gündüzleri aşırı nem ve sıcak, geceleri sivrisinekler… Misafirperverliğinden mahrum bırakmıyorlar.
Sivrisinekleri bilmem ama nem hem işkence hem hayat kaynağı burada. Yeşilin içinde çiçekler, renkler, meyve ağaçları, sebzeler…
Yolum bu yıl da Alanya ile kesişti.
Mikroklimadan çıkıp karasal iklimde kuruyarak, Toroslar’da nefeslenip Akdeniz’de sıcakla, nemle ve en önemlisi denizle buluşmak paha biçilemez.
Mavi, yeşil ve yeşilin içinden selamlayan türlü türlü çiçeklerle yılda bir hafta çalmak, büyük meziyet artık.
Rüzgâr denizden gelen serinliğiyle geceme neşe getirdikçe, aslında hiç düşünmüyorum diyorum ama…
Gerçekten yavaş yavaş ölüyor gezmeyen, baktığını görmeyen, iyi bir müzikle, lezzetli bir anla şahitlik etmeyen.
Gündüzleri deniz ağırlıklı gezmeler; açıkta balıkları görerek onlarla yüzmek, Düden’de doğanın mucizelerine ağzı açık kalmak çok güzel elbette.
Dünyanın öbür ucundan gelenler bir cep harçlığına bu güzelliklerin tadını çıkarıyor. Kendi öz yurdunda garip kalmak ise ayrı bir gariplik.
Bu güzellikler insana feyz verirken, eski edebiyatçıların yaş kemale erince neden Akdeniz’e indiğini düşünüyorum. Ya da emekli olup Ege’ye, Akdeniz’e inip orada ölümü beklediklerini…
Galiba onlar da insanlara rağmen insanlara anlatmak için diye düşünürken, kafamda bir melodi dilime düşüyor:
“Nasıl anlatsam,
Nereden başlasam,
Kaç kişiydik o zaman bak,
Kaç kişi kaldı şimdi…”
Bodrum’da değilim, ne alaka derken, otellerin birinde çalan müziğin bir kısmı bahçeme süzülüyor.
Ardından başka bir şarkı geliyor.
“Yuh,” diyor iç sesim.
Seksenlerde naif bir besteden şimdiki yılların garip şarkısına…
Alanya’dayım ama bu fark bile anlatıyor ilerlediğimizi; ilerleyen bir otobüste geri geri arkaya yanaşan yolcular gibi.
Cumbalı, verandalı, bahçesinde begonvil ve ateş çiçekleri olan, bal çiçeği kokan o yapılardan garip gureba yapılara…
Aile sıcaklığı olan pansiyonlardan, kıyıları halka uzak bırakan görkemli otellere…
Trafiği sağ şeritten sollayan otobüsleriyle, otomobillerle yarışanlarla; adres sormak için Türkçe konuşan birilerini zor bulduğun garip memleketin güzel yurdu…
Cepte üç kuruşla otostop çekerek denize ulaşılıp, helva ekmekle karın doyurulan; gölgesinde serinlenecek bir şemsiye, bir bardak suya yevmiyesini verenlerin memleketi…
Ah memleket…



























